Skip to content

Bir Evlilikten Manzaralar

Öyle sanıyorum filmin temel problemi Nicole Kidman.

İnsan Monako Prensesi Grace’i (Grace of Monaco) izlerken hep şöyle cümleler kuruyor: Acaba şurası şöyle olsaydı daha güzel olmaz mıydı? Acaba Nicole Kidman değil de şu oyuncu oynasaydı daha mantıklı olmaz mıydı? Bu cümleler güzel cümleler ama gerçekliğin gücüyle boy ölçüşemiyorlar maalesef. Açıkçası ben filmlerin iyi ya da kötü olması taraftarıyım. Ortalama yahut vasat diyebileceğimiz filmler sadece vakit kaybı oluyor. Kötü filmlerin hiç değilse eğlenceli bir tarafı vardır. Ama vasatlıkta o da yok. Sadece upuzun bir sıkıntı.

Monako Prensesi Grace’de 100 dakika boyunca Grace Kelly’nin Monaco Prensi III. Rainier ile yaptığı evlilikten bir kesit izliyoruz. Ve burada “kesit” derken toplamda bir yıllık bir süreçten bahsediyoruz. Sorular da burada başlıyor: Neden bir yıl? Bu yılın yani 1961’in ne özelliği var diye baktığımızda ise Grace Kelly’nin hem kariyerinde hem de özel hayatında önem teşkil eden zamanlar olduğunu fark ediyoruz. Kelly’nin Alfred Hitchcock’tan gelen bir teklifle yeniden sinemaya dönmeyi arzuladığı bir durum söz konusudur; fakat işin bu kısmı bir bahis olarak filmin ilk yirmi dakikasında açılıyor ve kapanıyor. Daha sonraki 80 dakika boyunca ise Kelly’nin kocasıyla olan sorunlarını Fransa ile siyasi bir kriz yaşayan Monaco’nun arka plan oluşturduğu bir çerçevede izlemeye başlıyoruz.

Grace-of-Monaco-Night

Ya Bu Grace Kelly Ne Etmiş Size Kardeşim?

Aslında filmin oyuncu kadrosu olan bitenlerden çok daha fazlasını vaat ediyor. Öyle hava cıva değil, Tim Roth’tan bahsediyoruz mesela. Amerikan Bağımsız Sineması’nın sembol isimlerinden biri. En az onun kadar kayda değer bir diğer isim ise Hal Hartley’nin dünyaya armağanı olan Parker Posey hanımefendi. Amerikan bağımsızlarından yapılan bu transferler bile Monako Prensesi Grace’i kurtarmaya yetmiyor. Yani ne yapsak olmuyor, olamıyor.

Öyle sanıyorum filmin temel problemi Nicole Kidman. Kidman, Grace Kelly’nin 32 yaşındaki halini 46 yaşında olduğuna hiç aldırmadan canlandırmaya çalışıyor. Tüm zamanların en iyi oyuncularından biri bile olsanız bazı yerlerde “yahu bu böyle olmuyor arkadaşlar” demeniz gerekebilir. Ama Nicole Kidman bunu demek yerine elinden geldiğince süzülmeye çalışıyor. Filmin bütün bu sorunlarının baş müsebbipi olan yönetmen Olivier Dahan ise gerekli mesajı almak yerine vasatlıktan neşet eden sıkıntı dozunu film ilerledikçe artıyor. Biz de salonda normal bir vatandaş olarak, neden ya neden? demeye başlıyoruz.

Kaldırım Serçesi (La môme) ile biyografik filmler hususunda kayda değer bir başarı gösteren Olivier Dahan’ın böyle bir biyografik film için biçilmiş kaftan olduğu iddia edilebilir. Yani çekimlerden önce ortalama bir zekâyla herkes bu tespiti yapıp filmi Dahan’a emanet edebilir.  Ama Dahan, “illa da büyük bir oyuncuyla epik film çekeceğim” ısrarı ile filme faydadan ziyade ardı ardına kroşeler indiriyor ve son tahlilde ona karşı beslediğimiz en güzel duyguların katili olmayı başarıyor.

Tüm bu karmaşanın ortasında sapasağlam oynayan ikili yani Tim Roth ve Parker Posey dışında en büyük ayıp ise tabii ki Grace Kelly’e oluyor. Grace Kelly’nin sadece bir gününden bile harika bir minör film çıkabilirdi ama fazlasıyla epik olan prenseslik hayatına aynı ihtişamla yaklaşma çabası ters tepiyor. Grace Kelly’nin gölgesi bir anlamda filmi rahat bırakmıyor. Sanki bu şahane kadın elim bir kaza sonrası uzandığı mezardan: Nabıyonuz ya siz? Bana bunlarla mı geliyorsunuz? diyor.

grace4-040D-C373-077D

Görkemli Hayatım

Grace Kelly, şöhretinin ve zarafetinin doruklarındayken Cannes Film Festivali’ne davet edilir ve burada Monako Prensi III. Rainier ile tanışır. Sonrası arkada kalan ve bazıları Gary Cooper ve Clark Cable’a ait kırık kalpler ve bugün bile “dillere destan” bir şekilde anlatılan kraliyet düğünüdür. Çok büyük bir aşk ile evlendikleri söylenen Rainier ve Kelly filmde de benzer bir istikamet içindeler. Kelly, bütün arzusuna rağmen Alfred Hitchcock ile çalışamıyor ve bugün bakınca vasat bir Alfred Hitchcock filmi olarak görülen Marnie’deki rolü Tippi Hedren’a kaptırıyor. Bu son şansı da kaçırdıktan sonra bir daha sinema neyim gibi şeylere bulaşmadan Monaco’nun ev sahibesi olarak çalışıp bir nevi bugün Monaco’yu Monaco yapan nedenlerden biri olmayı seçiyor.

Monako Prensesi Grace’i epeyi sorunlu bir film haline getiren durum da bu seçimle alâkalı. Filmin aslında oldukça trajik bir tarafı var. Yani Grace Kelly kariyerinin doruğundayken Hollywood’dan ayrılıyor ve prenses olmayı seçiyor. Daha sonra ise yeniden sinemaya dönmeye karar veriyor ama çeşitli siyasi gelişmelerin de etkisiyle bu amacına ulaşamıyor. Monaco ile uğraşan Fransızlar “Karına bile sahip çıkamıyorsun” diyerek Rainier ile dalga geçiyorlar ve bütün bu olayların ortasında olan Grace Kelly’e oluyor. Kendi isteği dahilinde olmayan şeylere razı oluyor ve bu -hadi erkek egemen diyelim- dünyanın içinde yalnız kalıyor. Fakat her ne hikmetse, film bu başaramama durumunu Kelly’nin zaferi olarak sunuyor. Bir anlamda kocasına ve çocuklarına düşkün sadık eş imajı yaratıyor ve bu imajın hiçbir şekilde sorunlu olmadığını düşünüyor. Grace Kelly’nin onca varlık içinde tamamen erkeklerin dünyasına bağımlı olmasını ve bu yönde oluşan trajediyi olağanmış gibi gösteriyor. Keşke filmin afişine bir motto olarak şunu yazsalarmış: Evinin kadını ol, kahraman ol.

Bütün bunlarla beraber film, Grace Kelly’nin Hollywood günlerine neredeyse hiç değinmiyor. Aslında Kelly’nin hayatının gerçekten ilginç olan kısmı başlarda. Örneğin Mogambo’nun çekimleri sırasında Clark Cable ile Afrika’da yaşadığı maceralar yahut Oscar heykelciğine uzandığı The Country Girl filmindeki rolüne nasıl hazırlandığına dair birçok kayda değer durum var. Ama bunların hiçbirini göremiyoruz filmde.

Grace-of-Monaco-Hotel

Grace Kelly’nin hayatına ilgi duyanlar Monako Prensesi Grace’ten bir şekilde tatmin olabilirler. Ama daha fazlası için yakın zamanda Türkçede de yayımlanan Grace Kelly adlı kitaba bakılabilir. Biyografi yazınının ustası diyebileceğimiz Donald Spoto’nun elinden çıkan bu kitapta filmin üzerinde hiç durmadığı Grace Kelly anlarına tanık olabiliriz.1

Bazen minör bir kitabın yarattığı etki büyük bütçeli epik filmlerin yarattığı etkiyi gölgede bırakabilir. Grace Kelly ve Monako Prensesi Grace karşılaştırmasında da böyle bir durum söz konusu.  Tam da bu noktada, Grace Kelly’e güzel bir geri dönüş yapmak için vasat film Monako Prensesi Grace yerine şahane kitap Grace Kelly‘e başvurulabilir. En azından ben öyle yapmayı tercih ettim.


  1. Grace Kelly’nin biyografisi geçtiğimiz aylarda Artemis Yayınları’ndan çıktı. Ayrıca aynı yayınevi Spoto’nun Zarafet Audrey Hepburn’ün Hayatı adlı bir başka şahane kitabını da bastı.