Skip to content

Şu Yoldan Yüzüncü Geçişin

100. Fransa Bisiklet Turu kapımıza dayandı. Geçmişe dönmek için iyi bir zaman, öyle değil mi?

Her şeye, her şeye rağmen Fransa Bisiklet Turu sizi hâlâ heyecanlandırıyor mu? O halde yaşını başını almış o Fransız memurla, pek saygıdeğer postacı Mösyö Dupont’la tanışmanız gerekiyor. Anlattığı sizin hikayeniz.

Şahsen tanımıyorum kendisini. Sevdiğim bir Amerikalı yazarın sayfalarında karşılaşmıştık. 1986’da geçen küçük bir hikayeydi. Mösyö Dupont postaneyi kapamış, kasabasından geçecek Paris-Nice yarışını izlemek için yer arıyordu. Amerikalı yazar Samuel Abt da peşindeydi. Mösyö Dupont, bisikletin geldiği noktadan yakınıyor, yarışların satın alındığını, hile ve düzenbazlığın kazananı belirlediğini söylüyordu. Ona göre, artık Fransa Bisiklet Turu’nda bile bunu görüyordunuz. Kendi ifadesiyle, para konuşuyordu ve herkes dinliyordu. Amerikalı yazarın kafasına bir şey takılmıştı. Dayanamadı:

– Peki neden o zaman bu soğuk Mart günü bir köşede dikilmiş, Paris-Nice’in önünüzden geçmesini bekliyorsunuz?
– Hile ve düzenbazlık var, buna şüphem yok. Ama yine de, bu bahar…1

Mösyö Dupont haklıydı. O bahar demekti. Bu da yaz demek. 100. Fransa Bisiklet Turu, yüzüncü yaz. Nereden geldik bugünlere? İlk başta sadece o zamanki adıyla L’Auto, bugünkü ismiyle L’Equipe gazetesinin tirajını arttırmak için kurulan bir yarış nasıl böyle oldu? Patronu Henri Desgrange’ın hayatını, mesleki kariyerini kurtaran bir buluşa ne zaman dönüştü? Başta toz ve gaz bulutuydu sadece. Hadi Fransa’yı baştan başa dolaşan bir yarış yapalım. Her köşede gazete satarız. 6 etap olsun. Arada 2-3 günlük dinlenme süreleri olur. 19 gün sürer. Tirajlar patlar.

Önce söz vardı. Fransa Bisiklet Turu sözden, kelamdan, yazıdan doğuyordu. Desgrange sadece Tur’u organize etmiyor, her akşam kaleme aldığı köşe yazılarında günü değerlendiriyordu. İsyan edenlerin kulağını çekiyor, bazılarını sert üslubuyla hizaya getiriyordu. Ertesi gün güzel bir yarışa imza attıklarında yufka yürekli bir baba rolüne bürünüyor, övgü dolu sözlerini sakınmıyordu. Fakat sayfalar, yazılar, gazeteler hep başroldü. L’Auto’nun sarı sayfaları matbaa ile sınırlı kalmıyor, yarışın liderinin sırtındaki rengi de belirliyordu. Sarı mayo orada doğmuştu. Neden sarı? Zira rakip gazete Le Velo yeşil kağıtlara basılmaktaydı.2

Pierre Giffard, o gazetenin editörüydü ve Henri Desgrange’ın en büyük rakibiydi. Tarihin ilk bisiklet organizatörlerinden biriydi, aynı zamanda döneminin tanınmış siyasi kalemleri arasındaydı. Solcuydu, Fransa’yı ikiye bölen “Dreyfus Davası”nda ateşli Dreyfus savunucularından biriydi. Fransa’nın sırlarını düşmanlara satmakla, Almanlar için casusluk yapmakla suçlanan Yahudi askerin masumiyetine inanıyordu. Emile Zola gibi o da ateşli muhalifler safına katılmış, hakkında sahte kanıtlar üretilen Dreyfus’ün suçsuzluğunu yazıyordu.

Gazetesi Le Velo’da bu çizgide yayınlar yapıyor, satışları iyiye gidiyordu. Fakat reklam verenler onunla aynı fikirde değildi. Dreyfus karşıtıydılar, bir şeyler yapmak istiyorlardı. Henri Desgrange’ı görevlendirdiler. Le Velo’ya rakip L’Auto’yu çıkarması için. O L’Auto, o Desgrange takvimler 1903’ü gösterdiğinde Fransa Bisiklet Turu’nu başlattı. Başarıları göz kamaştırıcıydı. Le Velo kısa sürede gözden düştü, kapandı. Pierre Giffard popülaritesini kaybetmişti. Rakibine yenilmişti. Daha sonra saygıda kusur edilmedi, L’Auto ekibine davet edildi. Fakat asla bu yenilgisini unutmadı. Sarı, yeşili yenmişti.

O sarı, sarı mayoya dönüşmüştü ve ilk giyen Eugene Christophe olmuştu. Fransa Bisiklet Turu’nda her zaman tarih şuradadır, şurada yanıbaşınızda. Her abandoné haberi geldiğinde, bisikletçilerden sakatlık, yorgunluk, hastalık nedeniyle yarışı bırakan çıktığında sanki bir yerlerde Eugene canlanır. 1913’te dağlarda bozulan bisikletini 10 kilometre boyunca sırtında taşımış, kasabada dinlenip kendi başına tamir etmeye çalışmıştır. O dönemlerde dışarıdan birinden yardım almak yasaktır. Güç bela halletmiş, finişe 4 saat sonra gelmiştir. Mesele yarışı bitirmiş olmasıdır.

Diyorum ya tarih hep buralardır, bazen yerde, bazen o sayfalarda bekler, durur. Bu seneki Milan-San Remo’yu izlediniz mi? Yağmurlu ve karlıydı. Bisikletçiler dondu. Yarışın ortasında otobüslere bindirildiler, belirli bir bölüm öyle geçildi. Sonrasında tekrar inip finişe doğru yol aldılar. Bunu bir de o ilk sarı mayoya, Eugene Christophe’a sorun. 1910 Milan-San Remo’da o kadar donmuştu ki bir noktada onu yakındaki evine çağıran bir seyircinin davetini kabul etmişti. 25 dakika battaniyeye sarılı beklemiş, ısınmak için içkisini içmişti. Arkasından başka bisikletçiler de o eve gelmiş, donmaktan kurtulmuştu. Sonra Eugene pencereden geçip giden bisikletçileri izlemiş, dışarı çıkmak, yarışa devam etmek istemişti. Herkes deli olduğunu düşünmüştü. Deliydi. Çıkıp, yarışı kazanmıştı.

O yüzden bisikletin, en çok da Fransa Bisiklet Turu’nun ilk yıllarına “Kahramanlar Çağı” adını veriyoruz. 1945 öncesi bu isimle çağrılıyor. Neden? Zira sonrasında profesyonelleşme başladı, süperstarlar, güçlü takımlar, sağlam kontratlar, devasa paralar ortaya çıktı. Öncesi tümüyle destandı, yarısı gerçek, yarısı efsane. Uydurmalar, küçük hileler, kendine has saçmalıklar. Her şeyin ortasında çıkış yolu arayan fakir adamlar ve onların mücadelelerine edebi bir anlam katmaya çalışan yazarlar.

Her şey çok basitti. Bisikletçiler acı çekiyor ve gazeteciler bunu yazıyordu. Onlardan birileri bunu kalkıp kitap haline bile getirdi. Eseri “Tour de Souffrance” adını taşıyordu. “Azap Turu” olarak da dilimize kazandırabiliriz. Yıl 1924’tü ve 20. yüzyılın en ünlü gazetecilerinden Albert Londres tarafından yazılmıştı. Fransız gazeteci bisikletten pek anlamıyordu, yarışların tekniğiyle taktiğiyle pek ilgili değildi. Fakat iflah olmaz bir hümanist ve büyük bir edebiyatçıydı. Onu bugün okumak o kadar muhteşem ki…

Henri ve Francis Pellissier kardeşler ise o yılın en göz önünde bisikletçileriydi. Herkes onları konuşuyordu. Asi, mızmız ve zekiydiler. 1924’te Cherbourg-Brest etabı sırasında Tur’dan ayrılmaya karar verdiler ve bir anda olay oldu. Henri Pelissier bir önceki senenin Fransa Bisiklet Turu şampiyonuydu ve birden Tur’u bırakması şaşırtıcıydı. Fakat öyle yapmışlardı, tası tarağı toplayıp eve dönmek için en yakın garı mesken tutmuşlardı.

Haberi alan Albert Londres peşlerinden gara gitmiş, onlarla bisiklet tarihinin en unutulmaz söyleşisini yapmıştı. Londres’u iyi tanıyan Pelissier Kardeşler onun insan olarak saflığını, yazar olarak abartma gücünü kullanmışlardı. Yaşadıkları zorlukları, yarış organizasyonun başlarına ördüğü çorapları bire bin katarak anlatmışlar, Londres’u gaza getirmişlerdi. Fransız yazar, onlara “Les Forçats de la route” adını lâyık bulmuştu. Yolların kürek mahkumları. Henri Desgrange ise eskiden beri onlara “pedal işçileri” demeyi seviyordu.

Kahramanlar çağının adamlarıydı bunlar. Sadece bir kişinin bitirmesi için tasarlanan Fransa Bisiklet Turu parkurlarının, perde arkasında gazete sayfalarında dönen tartışmaların, bir yazının toplumları böldüğü zamanların insanlarıydılar. Benim için bazen kanlı canlı yaşamış adamlar, bazen kitaplarda takılı kalan karakterler olarak vücut bulmuşlardı. Zor zamanlardı.

Her sene Fransa Bisiklet Turu’nun zorluğundan bahsederiz. Parkura bakar, heyecanlanmaya başlarız. Bu sene de onlardan biri. 100. Fransa Bisiklet Turu geçilecek. Kalkış Korsika’da verilecek. Sürprizlere açık bir ilk hafta olacak. Zamana karşılar, göründüğünden daha zor geçiş etapları, hafif gibi görünen dişli ilk tırmanışlar. Akabinde Mont Ventoux’nun dağlarında azap yolu. İki kere çıkılacak olan Alpe d’Huez. Parkurun mimarı Jean-François Peschaux, bu yılki parkurun 1992’de San Sebastian’da başlayan yıldan beri geçilecek en zor Tur parkuru olduğunu söylüyor.

Hem ne fark eder ki? Sabah televizyonda bisiklet programı izlediğimi gören annem, Fransa Bisiklet Turu’na dair benim sayfalarca anlatmaya çalıştığım şeyi çok güzel açıkladı: “Biz de alıştık sayende. Gidiyorlar işte. Heyecanlı.”

Mösyö Dupont, fırsatçı Henri Desgrange, şanssız Pierre Giffard, meraklı Albert Londres, pes etmeyen Eugene, kurnaz Pelissier Kardeşler. Yine buradayız işte. Bu da benim Tur’um sayılır. Kitaplardan okuduğum, televizyondan izlediğim, belgesellerden andığım Tur. Sadece benim değil. Her sene taş çatlasa 5 dakika Tur’a bakan ve hep aynı şekilde manzaraları, evleri, köyleri öven annemin de 100’ü. Bir şekilde yine geldik, buradayız. Ne diyebilirim ki? Gidiyorlar işte. Heyecanlı.

  1. Samuel Abt’ın Off To The Races kitabında vardır bu yazı. Kitap Amerikalı gazetecinin bisiklet yazılarının toplamasıdır ve türünün özel örneklerinden biridir. []
  2. Merak edenler için L’Auto gazetesi! Bu da rakibi Le Velo’nun yeşili! []
[fbcomments]