Skip to content

İşçi Sınıfı Kahramanı: Steven Gerrard

Steven Gerrard’ın Olympiakos’a attığı golü herkes hatırlar, Kaptan’ın Liverpool’u ipten aldığı o efsanevi golü. Jamie Carragher topu Neil Mellor’a ortalar, Gerrard topu genç golcüden ister. İstediği pası alırken geçen bir saniyeden daha kısa sürede futbola dair tüm bilgisini gözden geçirir. Liverpool Akademisi’nde topa nasıl vurulacağını öğreten Steve Heighway’in cümleleri kafasında yankılanır: “Kafanı dik tut. Gücünü topa ver. Doğru teması kur. Köşeyi gör.” Golü tekrar izlediğinizde Gerrard’ın vuruş öncesi adımlarını bir atlet gibi ayarladığını ve kafasından gerçekten bunların geçtiğini görürsünüz.1

8 Aralık 2004 gecesi o golü Andy Gray’in olağanüstü “O ne vuruş oğlum!” yorumuyla izlemedim elbette. Yedi yıl olmuş ama 37 yıl geçse de unutmayacağım o anı geceyarısı tekrarlarında izledim. Star’da Liverpool’u seven birisi olacak ki, Şampiyonlar Ligi’nde Fenerbahçe’nin maçından sonra Kırmızılar’ın Avrupa’daki kader mücadelesini banttan yayınlamayı da seçmişlerdi. Telefonları, televizyonu, bilgisayarı kapatıp beklemiştim maç saatini. Liverpool’un kader 90 dakikasını canlıymış gibi izlemek için. Gecenin 2’sinde Gerrard’ın iki saat önce attığı golü Mecidiyeköy’de ev arkadaşımla bağıra çağıra kutlarken Kaptan ve arkadaşları çoktan Southport’a gidip biraları yuvarlıyorlardı.

O maç Steven Gerrard’ın özel bir oyuncu olduğunun dünyaya ilanıydı adeta. Ama sadece o inanılmaz golle değil. Futbolun acayip matematiğinin sonucu olarak ya 1-0 ya da 3-1 gibi iki farklı kazanması gereken Liverpool, Rivaldo’nun attığı bir frikik sonucu ilk ihtimalin silindiğini görür. Golden sonra kaleci Chris Kirkland çaresizce baraja kızar ama barajda “kaptan” da vardır.  Otobiyografisinde o anı “Ne diyorsun sen be? Kalenin ortasına gelen top için baraja kızılır mı?” diye anlatır Steven Gerrard. Soyunma odasına gidilirken önce işaret parmağını Kirky’ye doğru uzatıp “Senin hatandı” diye kızacak gibi olur, ama sorumluluğunu hatırlar. “Merak etme,” der. “Golleri bulacağız.”

O gün bugündür, Kirky’ye verdiği sözü her Liverpool taraftarı kendilerine verilmiş bir taahhütname gibi saklar belleklerinde. Amerikalıların meşhur “işler sertleştiğinde sert olanlar iş görmeye başlar” vecizesinin vücut bulduğu adamlardan birisidir Gerrard. O sahadaysa son saniyeye kadar umut kesmezsiniz. Bilirsiniz ki futbol tarihinin en komple oyuncusu gerekirse geri gelip rakibin en teknik oyuncusundan topu kesecek, gerekirse de ileride öldürücü darbeyi vuracak. Hem emeğini, hem sanatını gösterecek. Gerekirse sağda, gerekirse solda, istenirse geride, tercihen önde bulunacak ama bayrağı mutlaka o taşıyacak. Bilirsiniz ki son dakikaları seven bir basketbolcu gibi Gerrard “son topu” isteyecek, kaleye ne kadar uzak olursa olsun şansını deneyip şutunu atacak ya da baskı kendisi üzerine yoğunlaştığında bir takım arkadaşına golü attıracak pası gönderecektir. İşler sıkışır ve Gerrard’ın yüzünde ufak bir tedirginlik görürsünüz, alnı kırışır, dudağında memnuniyetsizliği okursunuz. Sonra bir şeyler olur, “Captain Marvellous” adında bir çizgi roman kahramanı olur ve tribüne doğru yine o çocuk gülümsemesiyle koşmaya başlar.

O çocuksu gülümseme, Gerrard’ın hala Ironside’da arkadaşlarıyla top koşturduğu günlerle bugünler arasında bazı şeylerin değişmediğinin ifadesi adeta. Tıpkı gözünün kenarında o günlerden yadigar bir çizik taşıması gibi. O yüzden her maçını hala Ironside’da sokak arasındaki ufak çamurlu sahalarda oynar gibi oynuyor. O yüzden İngiltere’nin yağmurlu stadlarında, Premier Lig’in fiziksel futbolunu oynamayı daha çok seviyor. İlk büyük milli maçında, Euro 2000’de Almanya karşısında oyuna girerken Kevin Keegan’dan duyduğu “Tadını çıkartmaya bak” sözlerini de hep aklında tutuyor.

Liverpool FC değişik bir takımdır, Liverpool’un değişik bir kent olduğu gibi. İngiltere’nin en büyük şehri değildir, merkezi olmaktan da epeyi uzaktır. Zaten orada yaşayanlar da kendilerine İngiliz demezler, “Scouser”dır onlar. Ama ilginç olan, böyle bir kentin kültürel ve sportif tarihe katkısıdır. İngiltere’deki en üretken müzik şehri Liverpool değildir, ama olup olabilecek en büyük müzik grubu oradan çıkmıştır. Futbolun kalbi de Liverpool’da atmaz belki ama uzunca bir süre en başarılı futbol kulübü oradan çıkmıştır. Liverpool, işte o Scouser’ların milli takımıdır. Steven Gerrard, Liverpool taraftarının halinden anlar, onları hayal kırıklığına uğratmanın, Anfield Road’u dolduran 40.000 kişiyi evlerine üzgün göndermenin, kentteki yüzbinlerce insanın Cumartesi günlerini karartmanın ne demek olduğunu bilir. Şüphesiz her taraftar için aynıdır bu: İstediği renkten, istediği şehirden takımı desteklesin, bir futbol takımı kaybettiğinde, bu o taraftar için dünyanın sonu gibidir. Gerrard’ı diğerlerinden ayıran, onun Liverpool’la bağının artık kaybolmaya yüz tutmuş bir romantizm içermesi. Babası Paul Gerrard, Steven’ı gerçek bir kırmızı olarak yetiştirmiştir. 2004 ve 2005’in yaz aylarında Chelsea’nin kendisini baştan çıkartmaya çalıştığı günlerde “Kal” diyen o belirleyici mesaj hep koyu bir “Kopite” olan babasından gelmiştir. Bir de daha derin, daha dramatik bir bağı vardır Steven’ın taraftarlarla. Hillsborough faciasında yitirdiği 10 yaşındaki kuzeni Jon-Paul Gilhooley için oynar her maçını. “O da burada olabilirdi” der tünelden her çıkışında taraftarları gördüğünde. Ve işler yolunda gitmeseydi ve Liverpool’un bir futbolcusu olamasaydı her Cumartesi Kop’ta yerini alacak olduğunu bilmesidir. Henüz 9-10 yaşlarındayken ısırgan otlarının arasına kaçan topu çıkartmaya çalışırken yanlışlıkla tekmelediği inşaat demiri ayağında bir delik açmıştır Steven’ın. Dahası, hastaneye ilk götürüldüğünde doktorlar bir parmağını kesmek zorunda olabileceklerini söylemiştir. İyi ki babası Paul doktorlara Liverpool sağlık ekibinin gelmesine kadar beklemelerini söylemiş, sağlık ekibi de “Hayır öyle bir şey yapmıyorsunuz” demiş!

Steven Gerrard hiçbir zaman bir melek olmadı. Kariyerinin ilk günlerinde acımasız fauller yaptı, kimi zaman ufak bir teması abartıp olmayan penaltıları aldı. Ama Kırmızı Ordu için bir “Kahraman” olduğu kimse tarafından inkar edilemedi. Zaman zaman aklı karıştı belki ama, kendisine 23 yaşındayken kaptanlık pazubandını veren çocukluk kulübüne, dolayısıyla çocukluk hayallerine, ihanet etmedi. Ondan yine bir çizgi roman sonu yazmasını isteyenleri de yüz üstü bırakmadı, 2005’te İstanbul’da, 2006’da Cardiff’te, 2009’da Old Trafford’da ve hemen her Cumartesi Anfield Road’da. Belki kendisini isteyen İspanyol, İtalyan ve İngiliz devlerinin birisinin yolunu tutarak birkaç tane kupa daha kazanabilirdi ama futbol tanrısı ona pek de cimri davranmış sayılmaz. Liverpool’un “Kutsal Kase”si olan İngiliz Premier Ligi zaferi dışında kulüpler seviyesinde alabileceği her kupayı kaldırdı 8 Numara. Hatta pek çoğunda birinci aktör olarak takımını kupaya itti. Belki bu hafta sonu bir madalya daha katacak Freshfield’daki malikanesinin üst katındaki harika kolleksiyonuna.2 Belki de önünde kalan üç-beş sene içerisinde eksik parçayı da tamamlamayı başarır. Hayatı boyunca Liverpool’dan başka bir kulüpte oynamamış ve sanayi devrimini tamamlamış futbolda belki de son büyük “işçi” zaferini kaleme alan Huyton’lı çocuğa da bu yakışır.

  1. http://www.youtube.com/watch?v=kM5XP-Ps7tk []
  2. http://i2.tinypic.com/x4p0yo.jpg []
[fbcomments]