Skip to content

O Zaman Bana Bir Badoit, Ona da Bir Kadeh Şarap

Unutma Bahçesi ile Carnation Garden arasında bir yer.

Jerome Allen, 1973’ün soğuk bir Philadelphia gecesinde -ya da gününde- ailesinin bilmem kaçıncı çocuğu olarak dünyaya gözlerini açtı. Türkiye’deki basketbol takipçisinin hayatına girmesi de aslında soğuk bir döneme denk geliyordu.

Ülkerspor Basketbol Takımı, Amerikalı yeni oyun kurucusu Jerome Byron Allen ile bugün 1 yıllık sözleşme imzaladı.

Menajer Lütfi Arıboğan, Delaney Rudd’ın deprem sonrası ülkesine dönmesi yüzünden zor durumda kaldıklarını ifade ederek, ”Takım İtalya’da kamp yaparken deprem olması, kulübümüzü etkiledi. İki oyuncumuz yakınlarını kaybederken, Rudd da depremi bahane edip ülkesine gitti. Biz de sezon başında transfer etmek istediğimiz, ancak daha önce NBA’i düşündüğü için alamadığımız Allen’ı şimdi transfer ettik. İnşallah bizde başarılı olacak” diye konuştu.

Jerome Byron Allen ise imza sonrası yaptığı açıklamada, Ülkerspor’a geldiği için son derece mutlu olduğunu ve başarılı olmak için elinden geleni yapacağını söyledi.

Efes Pilsen’in Final-Four laneti sürecinde çok çektiği Rudd’ın ağırlığına sahip bir oyuncu değildi Avrupa basketbolunda. Tek adamakıllı referansı Limoges’dan geliyor olmasıydı ki şimdiki görüntünün aksine, Limoges topçularına Fransız saha içi muhabirlerinin teklif ettiği yıllardı. Gerçi Limoges 1993’te Jure Zdovc ve Jim Bilba gibi oyuncularla Euroleague şampiyonluğu yaşadığı zirve takımdan o güne değin güç kaybetmişti ve Saporta Kupası’nda takılıyordu. İkinci lige düşürülmeden önce Marcus Brown ile yaşadıkları Koraç Kupası zaferi de işbu sezonun sonunda gelecekti. Aynı şekilde bir sezon önce oyun kurucu pozisyonunu Michael Anderson ve -onun sakatlanmasının ardından- Shammond Williams ile geçen bir takıma, İsmet Badem’in “Bir takım oyun kurucusu kadar konuşur” sözünün okul bahçelerinin duvarlarını süslediği bir dönemde gelmesi soru işaretleri yaşatıyordu. Yılbaşlarında oradan buradan gelen ajandalardan birini kapıp Fanatik Basket’teki yazıları temize çekmeye başlamam da birkaç sene öncesiydi. Zamanın ruhu, kesip yazıların sağına soluna yapıştırdığım oyuncu resimleri de genelde oyun kuruculardı. Yaşıtlarıma göre biraz iri sayılırdım, karşılaştığım ilk benzetmelerden biri Glen Rice’tı mesela.1 Ama kafamı kaldırıp örnek almaya çalıştığım topçuların ortak özelliği belliydi: Damir Mulaömerovic, David Rivers, Randolph Childress, James Blackwell… Avrupa’da Carlton Myers, Antoine Rigaudeau, Tyus Edney ve Anthony Goldwire ile başlayan liste NBA’de biraz cozutuyordu. Sezon içinde yayınlanan maçların tamamen rastsal olmasından ve Michael Jordan’ın veliahtlarını Ali Özsoy’dan öğrenmemizden olacak ki2 favorilerimin tepesinde Damon Stoudamire, Terrell Brandon, Rod Strickland falan bulunuyordu. Her ne kadar Ülkerspor’u çok sevemesem de3 Orhun Ene ve takip eden bu Anderson-Williams-Allen üçlüsüyle Avrupa maçları sırasında desteğimi almakta çok zorlanmıyorlardı. Harun Erdenay’ın ‘hazmı kolay, gaz yapmaz’ reklamlarıyla bakkala koşup İçim Süt alacağım yıllar geride kalmıştı ama Allen-Harun-Haluk/Ufuk-Rankin/Pope-Koturovic/Zidek beşi bayağı izlenesi bir beşti.4

Saat kaç oldu hala Allen demedik, öyle değil mi? Bu yazıyı bireylerin öyküsü olmaktan çıkarıp, bir topluluğun öyküsünü anlatmaya karar verdim. Geçmişleri ve -burada Ülkerspor olan- göçmüşleri yad ediyorum, ya da hala yaşamına devam edenleri selamlıyorum. Sebebi her ne haltsa. O günlerde birlikteliklerim ya da bir aradalıklarım öyle çok engin şeylere dayanmıyordu. Basketbola dayanıyordu, futbolcu kartlarına dayanıyordu. Belki araya sınıfın en güzel kızıyla aynı sırada oturan şanslı veletler karışıyordu. Ve paydos olunca herkes ebatlarına göre Petar Naumoski, Michael Ansley veya Mirko Milicevic’ten bir şeyleri taklit etmeye çalışıyordu. Kafa bantları, bileklikler falan en azından Çorlu’da kültürün içine pek girmemişti ve olayın masumiyetinin nispeten korunmuş olduğu söylenebilirdi. Ya da ilkokul bahçelerine girmemişti, her neyse… Şehrin merkezinde, şimdi fotoğraflara baktığımda ‘zengin evi’ rolü yapan ama esasen rutubetin eksik olmadığı ve zaman zaman duvarlarda tuğla çizgilerini görebildiğin bir evde oturuyordum. Evin tek olayı, hemen antreden sağa döndü mü başlayan ve bitmek tükenmek bilmeyen bir koridora sahip olmasıydı. Koridorun yatak odasına uzanan ucuna o ara moda olan portatif panyalardan aldırmıştım. Ev daha önce en ufak bir asalet taşıyorduysa bile o anda ağzına sıçacak şekilde, koli bantlarıyla montelemeye çalışmıştım panyayı. Çinli’nin tasarlarken köşelere oturttuğu yapışkanlarla olacak gibi değildi. Öyle ki sonunda, taşınmaya yakın, duvardan sökmeyi başaramamıştı badana ustaları. Masters of Badana! Eğer yağmur yağıyorsa ya da okul bahçesinin zemini ıslaksa, Oktay’la eve gelip adını Rose Garden’dan çakıp Carnation Garden koyduğum koridora, yani kurtarılmış bölgeye koşardık. Sadece ikimize yetecek kadar saha vardı ama olayı bire bire çevirmek istemiyorduk. Aslında o istemiyordu, zira sırtımı dayadığımda altmışların basketbolunu getiriyordum Carnation Garden’a. Medeniyetin adımlarını yeniden işletmeye gerek yoktu. Birer takım seçiyorduk. Taş-kağıt-makası kazanan Darüşşsafaka’yı alıyordu mesela. Ansley, Sean Green, Oleksandr Okunskyy, Orhan Güler ve Kahyaoğlu Biraderler ile bayağı iyi takım. Sanki bu gerçekten önemliymiş gibi… Diğeri de Türk Telekom oluyordu ve Jamal McCullough-Alexander Koul ikili oyunları, seken topları tamamlayan bir Steve Payne ile falan adil bir rakip bence. Aslında bir bakıma şuta Mehmet Kahyaoğlu olarak kalkmakla, Faruk Rasna olarak kalkmak arasında mutlaka fark var. Yani senaryonun içine girebildiğin takdirde, takımlar fark edebiliyor. Kendine göre bu oyunun da kuralları yok değil. Penetreyi kesince duvardan pas almalısın mesela, işler çirkinleşebiliyor. İlkokulumdaki potaları hala hatırlarım. Ama alt kattaki beyaz eşya dükkanının söz hakkı olmaması, ‘çocuk seven’ üst komşunun yüksek sabır eşiği5 falan derken karanfil bahçesinde de bayağı yol aldık.

Bundan sonra yazdıklarımla yukarıdakileri okuyucunun algısında mantık çerçevesine sokmam mümkün değil, farkında olmadığım düşünülmesin. Yine de Kobe Bryant’ın, Jason Kidd’in değil de Brandon’ın, Antonio Daniels’ın falan peşine düşmemizde başka bazı motiflerin de payı vardır belki. Güçlü olanlarla olabildiğince az ilişkimiz olmasını istediğimizi keşfetmiş olabilir miyiz o günlerde? Bu da Lakers tercihimi açıklamıyor sanırım…

Peşinden gittiğimiz bir diğer adam Allen, bir Ivy League okulunda efsane statüsü kazanmış bir topçu olarak pek yeraltı peygamberi sayılmazdı belki. Ama sezon sonunda takımdan ayrıldığında, mütemadiyen Roma’dan bildiren Reha Erus’un satırlarında kızının hastalığını okuduğumuzda o güne kadar hayatımızda benzeriyle karşılaşmadığımız şiddette bir acıdan bahsedildiğini fark edebilmiştik. Ülkerspor’daki zamanında Anderson’daki kadar oyun zekasına -neredeyse diyelim- ve Rudd’ın dış şut meziyetlerini haiz olduğunu göstermişti ve kritik zamanları da çok iyi oynuyordu. Ya da bilmiyorum, o zamanlarda ne kadar bilinçli olduğumu zaten kahraman diye önünüze getirdiklerimden çıkarabiliyorsunuzdur. Atletik burslara pek takılmayan Penn’in çıkardığı en iyi oyunculardan biri olarak gittiği NBA’de iki sezonda, üç takımla 117 maça çıkabildi. Ancak bu kıtadaki 11 sezonunda iyi kadrolar içinde önemli roller üstlendi. Yolu Fransa, Türkiye, İtalya, İspanya ve Yunanistan’dan geçti. En az Limoges ve Ülkerspor kadar iyi bir Tau Ceramica’da Rashard Griffith, Luis Scola, Andres Nocioni, Laurent Foirest, Bilba gibi oyuncularla yarım sezon oynadı ve ilk beş çıktı. Sonunda Cheers dizisinin açılışındaki şarkının meşhur sözlerinde dediği gibi, herkesin ismini bildiği yere, Penn’e dönmek istedi.

Haliyle radarımızdaki konferanslardan biri değil Penn, Cornell, Harvard, Princeton, Yale gibi okulları barındıran Ivy League. Jeremy Lin’in gelişini önceden haber vermediğim için bana kızamazsınız yani… Geçen sene manasız bir ESPN araması sırasında Penn’in koçluğuna getirildiğini fark ettim. En az onun kadar manasız bir Facebook araması sırasında Oktay’ın adını soyadını yazıp, kendisine ulaşmamdan iki sene sonra. Bir ara bölgesel ligde takılan elemanı, kolundan tuttum ve bloga bir şeyler karalamaya teşvik ettim. Basketbol yazınına yeni bir boyut katacağımızdan değil, o bir aradalığı yad etmenin yeni bir bahanesi olması için… Bulabileceğiniz ilk Tomas Satoransky profilini falan yazmıştı.6 Daha sonra zaman harcayamamaya başladı, en son İngiltere’ye kapak atmakla meşgulken bıraktım. Bir yandan da onu -biraz komik durmasına neden olan büyüklükte- gözlüklerle Carnation Garden’da top sektirirken ya da neden gittiğimizin açıklamasını annemden halen talep ettiğim dersanede salamlı tost yerken hatırlamak daha iyi olacak gibi gelmeye başladı.7

Allen cephesinde ise yalnızca güzel haberler var. Zaten görevi interim coach statüsüyle devraldığında takımın derecesi 0-7 olduğundan, beklentilerin üzerine çıkması çok da zor olmadı. O sezonu 6-15 ile kapattılar. Bu sezon ise konferansta 7-2 ile Harvard’ın hemen arkasından geliyorlar, genel dereceleri 15-11 de hiç fena değil ve baş altı takımlardan biri olarak kendilerini kabul ettirmiş sayılırlar. Birkaç parlak beyaz çocuğun yanında Allen, Denzel Washington’ın oğlunu da çalıştırmakta. Bu yan hikayeden bir yerlere yürüme konusunda çok istekli değilim. Doğrusu Malcolm Washington’ın hiç şaşırtmayan “He Got Game Too”8 başlıklarına rağmen, kariyerinde bir yerlere yürüyeceğinden de çok emin değilim.

Malcolm koçunun kim olduğunu başlangıçta bilmediğini, ancak eski maç kasetlerini izledikçe içinde ona karşı büyük bir hayranlık büyüttüğünü söylüyor. Penn, Villanova, Saint Joseph’s, Temple ve La Salle’ı kapsayan Philly Big Five’ın şöhretler müzesinde -arka alandaki partneri Matt Maloney ile birlikte- en saygın yerlerden birine sahip Allen, buna rağmen koçluğunu Avrupa’da gördüğü tedrisat üzerinden tanımlıyor. Dört akıl hocasının ismini zikrediyor:

  • Episcopal Academy’de ona oyunu öğreten lise koçu Dan Dougherty,
  • Penn’de dört sezon boyunca birlikte başarıdan başarıya koştuğu ve saha içindeki ‘sessiz’ liderini Big Five’ın gördüğü en iyi oyun kurucu olarak niteleyen Fran Dunphy,
  • Pacers’ta sadece 51 maç birlikte olduğu ama Reggie Miller’dan rotasyondaki son adama kadar düşüş göstermesine izin vermediği takım içi disipliniyle örnek aldığı Larry Brown,
  • Antrenmana bire bir tam saha savunma paternleriyle başladığını anlatırken hala heyecanlanmasına sebep olan Dusko Ivanovic.

Snaidero Udine’deki üç sezonunun sonuncusunu oyuncu-koç olarak noktaladıktan sonra, kariyerinin finalini Veroli’de Andrea Trinchieri’nin gayriresmi asistanlığında yaptığını da eklemeli. Bu sene Cantu’yla Euroleague’in en güzel hikayelerinden birine imza atan Trinchieri’den ne kadar etkilendiğini9 şöyle özetliyor: “Ondan o kadar çok set çaldım ki, İtalya’ya ayak bastığımda tutuklanmaktan korkuyorum.”

Türkiye’den de yeri geldikçe bahsediyor baba: “İlk Euroleague maçımdı. Bir düdük çaldı ve refleks olarak ayağa kalktım. O anda bir şeyin boynumu kırbaç gibi kestiğini fark ettim. Taraftarlardan birisi üzerime vida atmıştı.”

Anlattığı bir başka hikayeyse daha olaylı bitiyor. Ülkerspor’la kazandığı bir deplasman maçı sonrasında tribünden bir adam yaklaşıyor ve suratına tükürüyor. “Germantown’dan çıkan çocuklar, böyle bir şeyi karşılıksız bırakmazlar” diye anlatıyor Allen hikayesini. Tribünlere bir Ron Artest dalışı yaptığında yanında yalnızca bir takım arkadaşını -genç bir eleman- ve koçunu bulabiliyor.10 Allen’ın bu hikayeleri anlatırkenki tavrında bir ayırt edici yön, farklı bir ton var. Kesinlikle o tanıdık Amerikan kibrinden esintilere rastlamıyorsunuz. “Beni ben yapan Avrupa’da geçirdiğim 11 sene ve eğer o zamanı burada geçirseydim çok daha farklı bir insan olacaktım, muhtemelen de daha eksik biri olurdu o insan” diyor. “Amerika’da evrenin merkezinde olduğunuzu düşünüyorsunuz, bunu hepimiz yapıyoruz. Sadece bunun böyle olmadığını bana gösterdiği için bile Avrupa’daki kariyerime minnet duyuyorum.”

Rudd’dan ya da Anderson’dan daha iyi oyuncu değilsen bile, bu sözlerinle Carnation Garden’ın rutubetli kirişlerinde anılmayı hak ediyorsun.

  1. Ender Bilgin’le NBA fenomeni, bizim sınıfta birkaç elemanı avcunun içine almıştı bile. []
  2. Corliss Williamson vardı veliahtlar arasında, şaka değil. Kendisini sahada gördüğüm ilk an, en büyük çocukluk travmam. []
  3. Ev içi rekabet kuralları gereği her alanda ablamla farklı takımları tutmak durumundaydım ve kendisine zorla Ülkerspor’u tutturmuştum. []
  4. Mark Pope ve Jiri Zidek sakatlıkların falan etkisiyle sezon içerisinde kadroya dahil oldu, yoksa uzun yedeği Teoman Öztürk ve bazen de genç Kerem Gönlüm’dü o sıralar. []
  5. Gerçek anlamda smaç vuramıyorduk, tavanı kullanarak sokarsan smaç sayılıyordu. Riskleri olsa da o hissiyat için sıkça başvurulan bir hareketti. Bu yüzden üst komşu kritik. []
  6. http://numaraiki.blogspot.com/2008/09/bu-ocua-dikkat.html []
  7. Burası biraz homoerotik oldu, kabul. []
  8. http://www.imdb.com/title/tt0124718/ []
  9. Esinlenme diyeliiim! []
  10. KG ve Murat Didin cuk oturuyor, maçı da hatırlayan mutlaka çıkacaktır. []
[fbcomments]