Skip to content

Petrelik Tarafı

Türkiye'de ticari gösterime girecek ilk filminin şerefine, Valeska Grisebach ve Berlin Okulu üzerine...

“Memleket böyleydi, yaşanması zordu, insanlar olmadan da zordu, ayrıca hiçbir şeyi düzelttikleri de yoktu.”

Sürgün ve Krallık, Albert Camus

Valeska Grisebach, 2006’da çektiği uzun metrajı Sehnsucht’tan on bir yıl sonra, Western adını verdiği ve Bulgaristan’ın Yunanistan sınırında bulunan köylerinden birine çalışmaya giden Alman işçileri beyaz perdeye taşıdığı filmle kendini yeniden hatırlattı. Grisebach, bu filmle, Avrupa Birliği’nin Bulgaristan gibi “gelişmekte olan” ülkelere karşı politikası ve bu ülkelerdeki gençlerin durumuyla ilgili söylediklerinin yanı sıra, Berlin Okulu’na1 mensup bir yönetmen olarak meslektaşlarına dair on bir yıllık gözlemini de seyircisiyle paylaşıyor.

Western hakkında paylaşılabilecek, ilgiye değer birçok detay bulunsa da, yönetmen ve filmografisine dair benim merakımı en çok celbeden soru şuydu: “Bir yönetmen, sinemanın içinde aktif olarak yer almaya devam ederken, bir sonraki filmi için nasıl olur da on bir yıl bekleyebilir?”

Bu sorunun peşinden giderken, ipuçlarını Arjantinli yönetmen Lucrecia Martel’in geçtiğimiz Mayıs ayında Cath Clarke’a verdiği röportajda bulabiliriz. La mujer sin cabeza ile Altın Palmiye’ye aday gösterilmesinden sonra, yeni bir Martel filmi için dokuz yıl beklemiştik. Nihayet 2017’de, 18. yüzyıldan İspanyol bir sömürge subayının hikâyesini anlatan Zama ile karşımıza yeniden çıkmış ve hemen ardından Clarke ile sohbetinde, iki yılda bir film çekebilen yönetmenlerin kendisini ne kadar şaşırttığından söz etmiş, dünyayla paylaşmak isteyeceği bu kadar çok fikrinin olmadığını ilave etmişti.2  Grisebach içinse durum biraz daha farklı olabilir.

Grisebach on bir yıl boyunca bize yönetmenliğini yaptığı yeni bir film verememiş olsa da, bu süreçte meslektaşlarına yardım etmiş, Toni Erdmann gibi bazı önemli filmlerin senaryolarına katkıda bulunmuş3  ve Berlin Okulu’nun teorik açıdan olgunlaşmasını sürdürmek adına dersler vermişti.4

Berlin Okulu’nun bir akım olarak ortaya çıktığı bu ilk yıllarda, söz konusu yönetmenler çoğunlukla ergenlikle baş etmeye çalışan gençlerin hikâyelerini ele almaktaydılar. Grisebach’ın ilk uzun metrajı Mein Stern (2001) de lise çağındaki bir arkadaş grubunu ve onların seyrek gördükleri aileleriyle ilişkilerini, staj deneyimlerini anlatan bir film olmasıyla bu eğilime uymaktaydı.5

Berlin Okulu’nun bir diğer özelliği, akımın parçası kabul edilen yönetmenlerin birçoğunun küçük şehirlerde dünyaya gelip, eğitimleri için daha merkezî şehirlere yerleşmesi. Bu ortak arka plan, Berlin Okulu yönetmenlerinin ilk filmlerinde çokça görünen köy temasını da açıklıyor olabilir. Kendi gençliklerini, doğdukları küçük şehirlerde gördüklerini yeniden ziyaret eden Berlin Okulu mensuplarında olduğu gibi Grisebach da, 2006’da Sehnsucht ile kamerasını Almanya’nın gençlerinden Almanya’nın köylerine çevirmişti. Hakeza Petzold de 2008 yapımı Jerichow’da eski bir mahkûmun mütevazı köy hayatına davet ediyordu seyircisini. Berlin Okulu külliyatına ait ilk dönem filmlerinin bir diğer ayırt edici özelliği de, neredeyse hepsinin temelinde bir ihanet hikâyesinin bulunuyor olması. Yine Sehnsucht’ta olduğu gibi.6


Sehnsucht ile Berlin Okulu’nun tüm özelliklerini üzerinde taşıyan, “tanımlayıcı” bir film çektikten on bir yıl sonra, Western’de farklı bir anlatıya rastlarız. Çağdaşı Maren Ade’nin, naif bir baba-kız hikâyesi olarak akıllara kazınan ama aslında Romanya-Almanya-AB üçgeninde sosyopolitik okumalara imkân veren Toni Erdmann’ı gibi, Grisebach da başkarakteri Meinhard’ın gözlerinden Bulgaristan’a bakar.

Bulgaristan’ın Yunanistan sınırındaki Petrelik kasabasına çalışmaya gidecek işçilere, ilk olarak şu soru yöneltilir: “Almanya’da iş mi kalmadı?”

1 Ocak 2007’de Avrupa Birliği’ne kabul edilmelerinin ardından Bulgaristan, Romanya gibi ülkelerin gençleri, doğdukları ülkelerde çalışmak yerine Almanya, Belçika, Fransa gibi ülkelere göç ederler. Bu ülkelerden çıkan gençlerin akın akın Batı Avrupa’ya gitmesiyle birlikte, memleketlerinde işgücü sorunu ortaya çıkar. Avrupa Birliği, bu ülkelerdeki esnaflar ve çiftçiler için de çeşitli kalkınma projeleri yürütüyor olsa da, bu projelere başvurmak için doldurulması gereken pek çok evrak vardır; yaşı ilerlemiş esnaf ve çiftçi ne bu işe kalkışabilir, ne de gençlerin ülkeden kaçışının ardından kendine çalışacak yardımcı bulabilir. Yolunuz Bulgaristan ya da Romanya’ya düşerse, 2007’den sonra yapılmış pek çok bina veya köprünün üzerinde Almanca bir isme rastlarsınız. Alman firmaları çeşitli paravan şirketlerle birlikte, kendilerini küçük Bulgar firmaları gibi gösterip Avrupa Birliği’nin kalkınma planından yararlanmanın bir yolunu bulmuştur. Meinhard da bu “Vahşi Batı” ortamında çalışacak işçi grubunun bir parçası olarak Petrelik’e gelmiştir.

Alman işçilerin Bulgarlarla ilk karşılaşmaları pek de iyi olmaz. Köy ahalisinden üç kadının serinlemek için nehre girdiklerini gören Alman işçilerden biri, şapkasını akıntıya kaptıran bir kadını taciz eder. Bu olay, köylülerde var olan zenofobiyi alevlendirir. Bu nefretten kendisini sıyırabilen sadece Meinhard olur. Tanıştığı köylülerden el işaretleriyle onu kampına götürmelerini isterken onlarla konuşur ve köylülerin güvenini kazanır. Hiç kimsesi olmayan “gizemli bir kovboy” gibi görünürken, bu ülkede kendine gerçek dostlar edinir. Alman firmasının işçileri, Meinhard’ın bölge halkıyla sıkı fıkı olmasından rahatsız olur ve onu ihanetle suçlayıp tehdit ederler. Meinhard, bunlara aldırmaz. Gurbetin anlamını dahi bilmeyen, asla “ev” dediği bir yer bulamamış biridir Meinhard.

Grisebach’ın filmindeki Meinhard’ı, Sergio Leone filmlerindeki kovboylardan ayırt etmek güçtür. Bir röportajında Valeska Grisebach şu soruyu sorar: “At üstündeki adamlar şimdi neredeler?”7

Western’i Grisebach’ın belirli bir janra duyduğu özlemin postmodernist bir yorumu olarak değerlendirebiliriz. Heinrich von Kleist’ın öykülerinde sıkça rastladığımız, pek konuşmayan, nereden geldiklerini ve nereye gideceklerini bilmediğimiz başkarakterlerin bir yansıması olarak karşımıza çıkan Meinhard, bir yandan da Grisebach’ı Lucrecia Martel ve Chloe Zhao gibi kadın yönetmenler tarafından yaratılan yeni nesil western olgusunun son kurtarıcısı olarak takdis eder.


  1. Daha önce Yazıhane’de: http://www.yazihaneden.com/2012/07/dedem-petzold-ve-ben/
  2. Lucrecia Martel, sarkastik tavırları sayesinde, röportajlarını takip etmesi en zevkli yönetmenlerden biri. Bu da bahsettiğim The Guardian röportajı: https://www.theguardian.com/film/2018/may/24/lucrecia-martel-interview-zama
  3. Toni Erdmann’dan biraz daha bahsetmeyi, filmin neden çağımızın bir başyapıtı olduğunu anlatmayı çok isterdim lakin Aras Keser bunu daha önce çok da güzel yapmıştı: http://www.yazihaneden.com/2017/02/cagrilmayan-toni-erdmann/
  4. 21. yüzyılın başlarında, Almanya’dan çıkan ve benzer tarzda filmler çeken yönetmenleri tanımlamak üzere kullanılan bu Berlin Okulu tabirinin ortaya çıkışında Fransızların da bir parmağı var. O dönemde Milchwald (2003, Christoph Hochhäusler), Marseille (2004, Angela Schanelec) gibi Alman yapımı filmler uluslararası festivallerde oldukça olumlu yorumlar alıp, Fransız basınında yankı uyandırmış ve Fransız eleştirmenler de yazılarında bu doğrultuda La Nouvelle Vague allemande ifadesini kullanmışlardır. Cahiers du cinéma, Le Monde gibi mecraların koyduğu, kendi okullarına da atıfta bulunan bu fazla Fransız isim, bekleneceği üzere, Almanya’da kabul görmez ve bu ifade Berliner Schule olarak güncellenir. Şunu da belirtmekte yarar var ki, tıpkı Frankfurt Okulu’nda olduğu gibi, yalnızca aynı düşünce etrafında bir araya gelmiş insanları belirtmek için kullanılır bu ifade. Nitekim bu ekole mensup yönetmenlerden Grisebach, sinema eğitimini Viyana Film Akademisi’nde almıştır.
  5. Aynı dönemde çekilmiş Klassenfahrt (2002, Henner Winckler), Gespenster (2005, Christian Petzold) gibi filmler de yine bu paralelde seyreden örnekler olarak göze çarpıyor.
  6. Berlin Okulu hakkında güzel bir kaynak olarak, Marco Abel imzalı şu yazıya da göz atmanızı tavsiye ederim: https://www.cineaste.com/fall2008/intensifying-life-the-cinema-of-the-berlin-school/
  7. https://filmmakermagazine.com/104985-where-are-the-men-i-can-imagine-on-a-horse-valeska-grisebach-on-western/#.Wx5abCQza03