Skip to content

Bir Transferden Daha Fazlası

Karakter, güç ve teknik: Ya da Arda Turan nasıl bir bataklıkta boğuşmaktan vazgeçti ve dünyanın en iyi takımına transfer oldu?

Arda Turan’ın Barcelona’ya transferi sonrasında Twitter’a yazılanlardan bir kelime bulutu yapılsa içinde şunlar olurdu: Bayrampaşa, Mlada Boleslav, Iniesta, Messi, Galatasaray, top toplayıcı, Hagi, Manisaspor, Simeone, Ersun Yanal, Sinem Kobal, Atletico, ayakkabı fırlatmak, Ahmet Bulut, Camp Nou… Herkesin bir Arda hikayesi var işte, ama kolektif bilinç vasati 15 kelimede bunların çoğunu özetleyebiliyor. Ben bunların biraz dışına çıkmayı deneyeceğim.

2010 yılında Johannesburg’dayız. Masada bir grup gazeteci var, İskoç, Polonyalı, Alman, Türk… Bir de Arsene Wenger. Dünya Kupası başlarken Wenger’in sponsorlarından birinin daveti sonucu yuvarlak masada “lö profesör” ile 20 dakikamız var. Herkes kendi tarafından çektiği soruyu soruyor, bizim payımıza da Mesut Özil ve Arda Turan geliyor elbette. “Arda mı? Euro 2008’de iyiydi. Yetenekli bir oyuncu ama bence oyununu yeterince olgunlaştıramadı, henüz.” Avrupa futbolunda genç oyuncu gelişimi üzerine en çok sözü dinlenecek birkaç adamdan birisi bunu söyleyen. Yalan mı, değil. Neden olmadı peki? Henüz 19 yaşında forma giydiği ilk gece maç alacak kadar yetenekli, kulüp tarihinin en genç kaptanı olacak kadar aklı başında değil miydi? İlk kez çıktığı uluslararası arenada, Euro 2008’de attığı gollerle 21 yaşındayken potansiyelini göstermemiş miydi? 2008’den 2010’a kadar iki koca sezonda ne oldu da Arda futbolunu olgunlaştıramadı?

Bugünden bakınca Arda Turan’ın Galatasaray yılları çok başarılı görünmeyebilir: Bir şampiyonluk senesi dışında forma giydiği dört sezon, olasılıkla sarı kırmızılıların son 25 yıldaki en kötü dört sezonudur. Sürekli değişen teknik direktörler, baş döndürücü bir oyuncu sirkülasyonu ve o karmaşanın ortasında bir türlü nerede duracağını bilemeyen bir çocuk, Arda. Oysa o yıllara şampiyon olmak/olamamak çerçevesinden bakmayan birisi olarak, Arda’yı hep özel hatırlıyorum. Her maçta en azından bir iki acayip hareket yapan, oyun stiliyle veya tekniğiyle değil ama sırf bu izleme heyecanı açısından Hagi tadını bana yaşatabilen yegane oyuncuydu 2001 sonrasında. Türkiye için sıradışı bir yetenekti; ama çabuk yoruluyor, çok sakatlanıyor ve kalçası da gitgide genişliyordu. Şimdi düşününce 24 yaşında gittiğine inanmak güç, zira o zamanlar Arda’nın yüzünde bir ağırlık, omzunda bir yük vardı sanki. Çıkıp top oynaması gereken çocuk, hep dertliydi, anlatmaya çalışıyor, ama anlatamıyordu, anlamıyorduk.1

Derken Arda gitti. Sevilmek istiyordu, onu sevecekleri bir yere gitti. İlk basın toplantısında kırık bir İspanyolca ile selamlayacak kadar açmıştı kendini. Takım olarak ilk sezon sıkıntı yaşadılar ama ikinci senesinde olağanüstü bir dirençle unutulmaz bir Kral Kupası zaferi kazandılar. Sonrası zaten tarih.

Arda neden futbolunu olgunlaştıramadı? Bu, Arda’nın meselesi değil. Aslında sadece futbol meselesi de değil. Arda kariyerini Türkiye’de geçirmeyi seçse, tavanı Hasan Şaş olmaktı. Şaş da özel bir oyuncuydu, ama 2002 Dünya Kupası haricinde etkisi Mecidiyeköy’ün ötesine taşınmadı. 2002’de Lucescu’nun takımında ayağına top yakışan yegane oyuncu olarak bir point guard gibi takımını hücuma taşırdı, ama ilerleyen yılların hiçbirinde daha iyi olmadı. En son 2009’da bir Mart gecesi Hamburg maçının ikinci yarısında yuhalandı. Belki onun suçu değildi, yakın Galatasaray tarihinin en büyük travması o geceydi, tüm öfke, tüm depresyon ona patladı, ama Şaş için yolun sonu orasıydı. Arda Turan da, Galatasaray’da kalsaydı sonu belki de öyle olacaktı. Belki de bugünlerde kendisi için “Artık yaşlandı” denecek ya da iyimser ihtimalle “Sneijder’le aynı takımda oynayamıyor” diye her hafta adına uzun uzun tartışmalar yapılacak, birkaç sezon sonra da mesela Başakşehir’e gidip 34 yaşında futbolu bırakacaktı. Bu Galatasaray’ın suçu değil, Başakşehir’in değil, Hasan Şaş’ın değil; Arda’nın hiç değil. Bu ülke, bu. Bu ülke sizin olabileceğiniz en iyi halinize gelmenizi istemez. Bu ülke sizin potansiyelinizle ilgilenmez. Bu ülke sivrilenleri sevmez. Bu ülke vasattan başkasına tahammül etmez. Bu ülke uçlara gidenlerden hoşlanmaz. Bu ülke bir bataklıktır, çıkmaya çalışanları aşağıya çeker. Bu ülke, Ahmet Çakar’ın ülkesidir; Arda gibiler hayal kurarlar, Ahmet gibiler “Seni Barcelona’da idmana bile çıkartmazlar” derler. Bu ülke Erman Toroğlu’nun ülkesidir; tek işi top oynamak olan çocuklar sakatlandıklarında onlara “fazla seksten dolayı” diye laf atanların, o 22 yaşındaki çocukları kameralar önünde ağlatırlar.

Arda Turan, İspanya’ya gittiğinde birden Messi olmadı. Galatasaray’dayken de hata yapıyor, rakibine tekme atıyor, kırmızı kart görebiliyordu. Atletico Madrid’de de sinirlendi, kırmızı kart gördü, hakeme ayakkabı bile fırlattı. Tek fark, orada hata yaptığında ipe gönderilmedi. Orada Arda’nın kendisi olmasına izin verildi. Orada Arda’nın paçasına sarılıp onu aşağı çekmek isteyen olmadı. Arda, İspanya’da bir hayal kurdu. Olabileceği en başarılı insan olmayı denedi. Ve başardı.2  


  1. http://www.dailymotion.com/video/xf73oj_ardanin-gozyaslari_news
  2. Tam da bugünlerde “başka türlü bir şey benim istediğim” diyerek rotayı başka ülkelere kıran Enes, Atınç ve diğer güzel çocukların da yolları açık olsun.