Skip to content

Hayaller Kurardık Biz Yıllar Önce

Fırtınanın sonunda altın gökyüzünün görüldüğü bir yıldı. Son maç gününde Liverpool'daydım.

Maçın bitiminden iki buçuk saat kadar sonrası, stadın önünden otobüs geçecek ve kalan taraftarları şehir merkezine götürecek. Olay bu kadar basit ama düzen ve hizmet mühim, bunu anlatmak için bir görevli bekliyor. Hani şu üzerinde fosforlu turuncu montu olan görevlilerden. Otobüs gelince insanların tek tek bindiğinden emin oluyor ve sonra gülümseyerek otobüsün içine bağırıyor: “Merak etmeyin, seneye biz kazanacağız… İyi bir haber, Manchester United Avrupa’ya gidemiyor!”

Aslında Liverpool ligi 11 Mayıs günü kaybetmedi. Ama futbolda “bitmeden bitmez” diye bir şey vardır. Liverpool’u tutuyorsanız, bir şeyin bitmeden bitmediğine inanmak için daha fazla sebebiniz vardır. Öyle ya da böyle, 11 Mayıs günü, takım Newcastle karşısına çıkacakken ve bir kulağı Etihad’da West Ham’ın Manchester City karşısında ne yapacağına çevrilmişken orada olmalıydım. Elbette olaylar tam da bu sırayla gelişmedi. Tam tarihini hatırlamıyorum ama Liverpool ligi çok iyi götürürken kafama düşen “Eğer takım şampiyon olacaksa o şampiyonluk gününde mutlaka Liverpool’da olmalıyım” fikriyle başladı. Hastalığımın adının fomofobi olduğunu sonradan öğrendim. “Fear of missing out”tan geliyormuş, bir şeyleri kaçırma korkusu. O anda dünyada çok önemli ve benim de bir parçası olmak istediğim bir olay yaşanırken ben televizyon karşısında olmamalıyım, tam içinde olmalıyım hissi. Elbette böyle bir şeyi daima tutturmak kolay değil, ama bir sporseverseniz bunu denk getirmeniz daha olası, çünkü elinizde bir maç programı var. Dolayısıyla Liverpool’un şampiyon olma ihtimali belirdiğinde oralarda olmak için hazırlıklara başlamanız mümkün.

Bahsettiğim hazırlıklar aslında vizeyi, uçak biletini ve kalacak yeri ayarlamaktan ibaret. Bunlar (vize bekleme süresini saymazsak) iyi kötü üç-beş günlük işler. Asıl iş olan maç biletini bulmak ise imkansıza yakın. Kulüp tarihinin son 20 yıldaki en önemli lig maçı için biletler ta Kasım ayında, kimse şampiyonluk hayalinin ş’sini bile kuramazken dakikalar içinde tükenmiş zaten. Kalan az sayıda bilet için (200’den az) onbinlerce talep var ve o da birkaç dakika içinde tükeniyor. Anfield’ın gediklisi pek çok kişi bilet alamadığı için öfkeli, en çok “glory hunter” dedikleri, belki de stada ilk defa şampiyonluk maçı için dünyanın öteki ucundan gelecek olan turist/taraftarlara.

lpool3

Ben onlardan biri değilim. Birincisi, ben bilet alamadım. İkincisi, “glory hunter” değilim. Anfield’a ilk seferim o şampiyonluk maçı değil. Kulübü de Türkiye’ye geldiği her sefer izledim, Trabzon’a yaptığım ve tadı hala damağımda olan bir deplasman macerası dahil.1 Ha, bir de 25 Mayıs 2005’te Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nda olmuşluğum var. O maç, hatta o maçtan bile çok zaferin ertesinde sabaha kadar Taksim’de kutlamalara katılışım, günün ilk ışığına belki de o “fomofobi”nin başlangıcı. Bir maçın ve maç sonrasının o kadar muhteşem olabileceğini ve her anını içindeyken yaşamanın güzelliğini öylesine yaşadım ki, benzeri olursa kaçırmak istemiyorum. Geçen yıl Hibernian’ın 110 yıllık İskoçya Kupası hasretini bitirmesini izlemek için Glasgow’a gidişim vardı mesela. Celtic’e 3-0’la görkemli bir şekilde kaybetmiş, paşa paşa yuvama dönmüştüm.

Evet, 10 Mayıs günü İngiltere’ye uçarken ertesi gece 25 Mayıs 2005’teki gibi bir kutlama olmayacağının farkındayım. Hayat ve futbol çok acımasız, çünkü ondan tam iki hafta önce bize beraberliğin yetebileceği bir maçta yenilmişiz. Kaptanımız, kahramanımız basit bir topu ayağının altından kaçırmış da golü öyle yemişiz. Daha acımasız bir senaryo olamaz. Bütün sene emek emek örülen kule, bir anlık dikkatsizlik ya da aksine aşırı konsantrasyon sonucu darmadağın oluyor. Evet, top yuvarlak ve futbolda her şey olabilir ama o günden sonra City bir daha puan kaybetmiyor ve kupaya yürüyor.

Chelsea maçından sonra gelen Crystal Palace bambaşka bir travma yaratmış. Her şeyin üzerine bir de üçüncü olma korkusu gelmiş. Mucize beklemek zaten epeyce hayal. Ama yol boyunca düşündüğüm tek bir şey var. Sene başında 5. olacağını tahmin ettiğim, 4.’lüğü verseler havada kapacağım bir sezonda nasıl buraya geldik?

Bazı maçlar vardır, 90 dakika bitmesin istersiniz, oynanan oyuna doyamazsınız. Liverpool bunu bu sezon çok fazla yaşattı ama bir maçın tadı hala damağımda. 15 Aralık, White Hart Lane. Steven Gerrard ve Daniel Sturridge sakat, takım da sonraki 10 günde City ve Chelsea’yi de ziyaret edeceği çok zorlu bir fikstüre girmiş. O ana kadar ikincilikte kalan Liverpool için gerçek testin başlayacağı gün. Luis Suarez’in ve o güne kadar Gerrard’ın gölgesinde kalmış Jordan Henderson’ın ustalık gösterisi şeklinde geçiyor ilk yarı. İkinci yarının başında Paulinho da atılınca Liverpool en sevdiği kontratak oyununa geçiyor ve Spurs’ü parçalamaya başlıyor. Son 15 dakikada takım sağdan yüklenirken genç bek Jon Flanagan ters tarafta bomboş ve iki elini açarak topu istiyor, aldığında da gelişine nefis vurup tavana asıyor. Onun Liverpool formasıyla ilk golü. Deli gibi kutlamaya koşuyor, ilk kutlamaya gelen Suarez, sonra da… Takımın tamamı.2

Bu yıl Liverpool’u temsil eden pek çok an seçebiliriz, pek çok adam, pek çok gol. Ama ben en çok bunu seviyorum. Suarez’in deste deste gollerini sayabiliriz, onun yokluğunda Sturridge’in takımı sırtlayışını da. Simon Mignolet’nin kritik kurtarışlarını, Philippe Coutinho’nun City’ye attığı inanılmaz golü ya da Sterling’in Norwich deplasmanındaki “Ben geldim” dediği ve duble yaptığı performansını da. Henderson’ın müthiş sınıf atlayışını da seçebiliriz ve elbette artık kaleye daha uzak oynamaya başlayan Gerrard’ın Andrea Pirlo’dan bile övgü kapan akıl dolu oyununu da. Ama ben en çok Flanno’yu, Scouse Cafu’yu ve onun kırmızı formayla (ki başka bir forma da giymedi) attığı ilk golü seviyorum.

Sebebi de şu: Kağıt üzerinde Liverpool, artık zirvesini geçmiş Gerrard’ı da dahil ederek, Suarez dışında diğer kulüplere parmak ısırtan bir oyuncuya sahip değildi. Misal, Sturridge daha bir sezon önce Chelsea’nin fazlalık olarak görüp postaladığı bir adamdı. Henderson’ı, Flanagan’ı, Joe Allen’ı Liverpool’un şampiyonluk rakiplerinden birinin kadrosunda bile düşünmek delilik. En iyimser ihtimalle Henderson City’de birkaç kupa maçında forma giyerdi, Mourinho ise Flanagan’ı antrenman sahasında görse sopayla kovalardı. Brendan Rodgers bu oyuncu grubundan Premier Lig’in en heyecan verici futbol oynayan takımını yarattı. Her oyuncudan maksimum performansı aldı, maksimumu alamadıklarını (Moses, Aspas, Luis Alberto, Cissokho) sürecin dışında bıraktı ve 13-14 oyuncuyla ilerledi. Daha önceki takımlarında isteneni verememiş Stu’nun, Coutinho’nun parlayışında, geçen yıl sadece pırıltılarını gösterip ortadan kaybolan Sterling’in bu yıl tüm ihtişamıyla ortaya çıkışında Rodgers’ın payı inanılmazdı. Bu yılın sonunda meslektaşları tarafından hak ettiği bir ödül almasını da buna borçluydu. İlk yılında ettiği tuhaf laflardan dolayı kendisine David Brent denen bir adam olarak tüm ligin saygısını kazanmayı başarması ayrıca müthiş bir işti.

Rodgers’ın en büyük başarısı, ligin son haftalarına kadar büyük laflar etmemesi, takımın her maça tek tek bakarak gelmesini sağlamasıydı. Çok zorlu West Ham maçı bittiğinde şunu demiştim: Artık Liverpool için normal sezon bitti ve play-off başladı. Evet, Liverpool kendine şampiyon olma şansını vermişti ama her iki direkt rakibiyle oynaması gereken maçları vardı. Dokuz maç üst üste kazanmış olması takımın dördüncülükten liderliğe fırlamasını sağlamıştı ama şampiyonluğa yeterli değildi. Belki bu yılın en etkileyici Premier Lig düellosu olan Manchester City maçını 3-2 kazandıktan sonra artık ok yaydan çıkmıştı. Bugünden geriye bakmanın lüksüyle diyebiliriz ki, belki de Liverpool ligi o gün kaybetti. O maç bir final olarak görünmüştü gözlerimize, Gerrard’ın takımı toplayıp yaptığı konuşma da o hissi perçinlemişti. Yalan yok, Kompany’nin olmayacak hatası ve Coutinho’nun olmayacak golünde “Bu iş oldu” demiştik. Norwich maçı formaliteydi, zora soktuk ama aldık. Chelsea ise kabustu. Her zamanki gibi Anfield’a gelen her takımın tattığı şoku onlara da yaşatmayı denedi Rodgers, ama hız kesilince topçularda bir telaş hali kendini gösterdi. Gerrard’ın ayağının altından kaymasa da oyun olması gerektiği gibi gitmiyordu zaten, kaptan hatayı yapınca önde bir 45 dakika daha olmasına karşın kazanamayacağımızı anlamıştık. Palace maçına hiç girmeyelim. Ama diyeceğim o ki, o iki maçtan Rodgers mutlaka bir şey öğrenmiştir. Chelsea gibi takımlara karşı daha pragmatik futbol oynamayı, daha sabırlı olmayı denemek gibi. Liverpool bu sene olağanüstü hücumcularıyla ritmini bulduğu her anda çok kolay gol buldu ve gerisi hep geldi. Ama gelecek yıl daha fazla takım bunun farkında olacak, daha fazla takım Anfield’da gömülerek oynayacak ve vakit geçirerek ritmini bozmayı deneyecek. Bununla baş etmeyi öğrenmesi gerekecek.

lpool1

11 Mayıs’a flash-forward yaparsak, Chelsea ve Palace maçlarından sonra pek umut yoktu zaten. Anfield’ı dolduranların kafasının bir kenarında muhakkak “Ya olursa?” vardır, ama çoğunluğun kafasında “Madem kaybettik, bu yıl kazandıklarımızın tadını çıkaralım ve takıma güzel bir sezon için teşekkür edelim” hissi vardı. Doğru, sezon boyunca “Bize hayal kurdurun” (Make Us Dream) demiştik, onlar da hayal kurmamızı sağlamışlardı. Tebriği fazlasıyla hak ediyorlardı.

Ben maç öncesinde stat çevresinde dolanıp takım otobüsünü alkışlarla stada uğurladıktan sonra yakındaki bir pub olan Arkles’a yöneldim, ki onun bile önünde kuyruk vardı. Maç başlayana kadar içeriye bir şekilde girebildim, adeta bir stat ortamında maçı izledim. Hatta diyebilirim ki, muhtemelen stadın içindekiler maçı benden daha konforlu izlemişlerdir. İlk yarıda bizim yediğimiz (Martin Skrtel’in bu yıl lig tarihinde bir sezonda en çok kendi kalesine gol atma rekorunu kırmasını sağlayan) gol ve City’nin öne geçiş haberi olunca moraller düştü haliyle. Yanımdan bir kız geçti, herkese “İnanmaya devam edin!” telkinleri yapmaya başladı, benim asık suratımı gören bir amca da “Gülümsemeye devam et” dedi. Maçın ikinci yarısında goller gelince herkes rahatladı, hatta 2000’ler başında İstanbul tribünlerinde gördüğüm “Çıldır” benzeri bir kargaşa yaşandı ki gol sevincinden dakikalar sonra bile tavandan bira damlamaya devam ediyordu. Tüm futbolculara tezahüratlar edildi, şu anda oynayan ve geçmişte oynamış oyunculara. Sonra da favori Brendan Rodgers tezahüratıma geçildi: “Brendan Rodgers’ın Liverpool’u zafere giden yolda, Shankly’nin takımı gibi bir takım kuracak ve çocuklarımız hikayesini anlatacak.”34

Ertesi gün Manchester’a gittim. Şampiyon olamazsak gidip daha önce görmediğim Manchester’da gezerim diyordum ama o gün şehirde şampiyon takımın kutlamasının yapılacağını hesaba katmamıştım. Çok da sorun olmadı, gün içinde mavi formalı insan sayısı çok çok azdı. Akşam kutlama son derece kalabalık geçmiş (artık Londra’ya doğru yola çıkmıştım) ama gün içinde birkaç atkı ve tişört satan adam dışında şampiyonluğun geldiği şehir değildi orası. Bir buçuk yıl önce Liverpool’lu ve kulübün internet sitesi için çalışan arkadaşımın dediğini hatırladım, “İngiltere’de başka hiçbir şehirde böyle bir futbol sevgisi bulamazsın.”5 Haklıydı. Belki de Liverpool’un şampiyonluğa yüklediği anlam, hasret büyüdükçe artıyor ve bu da oluşan baskıyla birlikte o kutsal kaseye ulaşmayı daha da güçleştiriyordu. Bir paradokstu ama, Liverpool’un şampiyonluğu bu kadar fazla istemesi, üzerine Hillsborough’nun 25. yılı dolayısıyla ekstra anlam yüklemesi, belki de sahadaki oyuncuların kaldırabileceğinden fazla yük bindirdi omuzlarına. Etgar Keret’in “Bilekkesenler”inde yazdığı gibi “Sen ne kadar çok istersen o kadar gerçekleşmez. Öte yandan, şayet bir önemi yoksa gerçekleşir.” Belki benim de fomofobiyi bir kenara bırakıp, takım kazandığında nerede olursam olayım kafasına girmem gerekiyordur.

Maç bitti, Arkles’ta içmeye devam ettim, Championship play-off yarı finalini izledim, ayaküstü bazı taraftarlarla lafladım. Sonra otobüs durağına yürüdüm. Üzerinde fosforlu turuncu montu olan bir görevli gelecek yıl kazanacağımızı söylüyordu. Gelecek yılı düşünmek istemiyordum. Aklımda bunun ne kadar güzel bir futbol sezonu olduğu ve bu takımla ne kadar gurur duyduğum vardı. Hepsi elinden gelenin en iyisi olmuş ve birlikte olabilecekleri en iyi takım olmuşlardı. Bize hayaller kurdurmalarını istemiştik. Fazlasını yaptılar.

Lpool2

  1. http://www.cekmekaset.com/2010/08/bize-her-yer-liverpool.html []
  2. http://www.youtube.com/watch?v=O3r0bWB-omg []
  3. http://www.youtube.com/watch?v=4T4dhUHcf_0 []
  4. Brendan Rodgers’ Liverpool / We’re on our way to glory / Built the team like Shankly did / Our kids will have a story []
  5. http://www.cekmekaset.com/2011/12/2011-anfield-odyssey.html []
[fbcomments]