Skip to content

Yaptakçılık Kasidesi

"Beasts of the Southern Wild" vizyona girerken az sayıda soru işaretini beraberinde getiriyor. Fazladan birkaç soru işaretinin zararı olmaz.

Benh Zeitlin’in ilk uzun metrajı Beasts of the Southern Wild takvimin ilk ayında Sundance güruhu tarafından kucaklandığında, Amerikan bağımsız sinemasının 2012’deki yüzünün filmin 6 yaşındaki ismi zor başrol oyuncusu olacağını anlamıştık. Sundance’te Büyük Jüri Ödülü’nü eve götüren Zeitlin ve filmin arkasındaki kolektifin, gereğinden büyük bir destekle ihya edilen son Amerikan bağımsızından fazlası olacağının tam anlamıyla ayırdına varmamız ise Cannes mevsimini bulacaktı. Sundance’ten muzaffer ayrılan bu tip filmlere tepeden bakmasıyla bilinen Cannes jürisi de filmi Caméra d’Or başta olmak üzere dört ödülle uğurlayınca duruma uyandık ve dünkü şok edici haberleri daha müsterih karşılayabildik. Yine de 30 yaşındaki Zeitlin’in gördüğü bu geniş ve neredeyse gözü kapalı eleştirel kamuoyu kabulü etkileyici sayılırdı. Dışarıda kalanlar arasında Paul Thomas Anderson, Wes Anderson ve Kathryn Bigelow gibi ağır topların yer aldığını da düşünecek olursak, bu büyük bir haberdi.

Zeitlin’in büyülü gerçekçiliğin sinemasal anlatıya tezahürü adına yenilikçi yanları bulunduğu aşikar bu ilk filmi böylesine bir kucaklamayı hak ediyor muydu? Filmin alan açtığı fakat söze girmeyi pek de tercih etmediği tartışmaların tetiklediği büyük okumaların, Beasts’in çevresini saran haleyi kalınlaştırmaya yaradığı açıkken bunu dile getirenlerin azlığını oluşan bir tür fantazmagoriye bağlayabilir miyiz? Zeitlin’i montajın ötesine geçip kolektif bir kolaja varan bu çaba için ve belki daha da önce “büyük düşündüğü” için tebrik ederken, sinema üzerine yazıp çizenleri de bunu yeterli gördükleri için eleştirmeliyiz belki. Beasts bugün iki şehirde ve toplam 10 salonda gösterime girerken bunu tartışmak için uygun zaman olabilir.

Mezun olduktan sonra bir süreliğine film makinisti olarak çalışan Zeitlin, hikayesinde belli bir aydınlanma anından bahsedebilen adamlardan. Röportajlarında söylediğine göre çalıştığı sinemada bir hafta üst üste Terrence Malick’ten Badlands, Werner Herzog’dan Aguirre: The Wrath of God, Jim Jarmusch’tan Down by Law ve Emir Kusturica’dan Underground gösterimleri yapılıyor ve film çekmeye dair tüm şüphelerini yerle bir eden yeni bir perspektif kazanıyor.

“O dört filmi üst üste izlemek, kesinlikle bu iş için bambaşka bir yaklaşımın var olduğunu temin eden bir deneyimdi. Gidip balta girmemiş bir ormanda ya da bir kırgıbayırda film çeken insanlar, bunun benim de zaman harcamak isteyebileceğim bir iş olduğunu gösterdi.”

Brooklyn’de büyüyen ve sinema okumak için Connecticut’a giden Zeitlin, her ne kadar bu projeden çok kısa bir süre önce bile yapmak istediğinin bu olduğundan tam olarak emin hissetmediğini söylese de Katrina sonrası New Orleans’a taşınması plansız bir hareket değildi. Filmografisine start vermek için en uygun yerin burası olduğunu düşünmüştü. 2008’deki kısa filmi Glory at Sea, kasırga sonrası New Orleans’ta su altında hala hayata tutunmaya çalışan bir grup afetzedeye yardım için bir kayık inşa eden insanların doğayla savaşını konu ediyordu. Zeitlin ve birlikte çalıştığı kolektif (Court 13) bunun temsilini ancak gerçekten deneyimleyerek kotarabileceklerine karar vermiş ve 15 aktör bir noktada kendilerini derme çatma bir kayıkla girdaba doğru sürüklenirken bulmuşlardı. Beasts’in oyuncular için güvensiz koşullarda çekildiğiyle ilgili şüpheleri doğrudan tekzip ederken Zeitlin güvensiz koşullar görmek isteyenlerin Glory at Sea’yi izleyebileceğini tuhaf bir hazla anlatıyor, bunun Herzog filmlerine yaraşır bir macera olduğunu söylüyor.1 Zeitlin’in ilgisini çeken daha çok bu tip şeyler. Çoğu zaman didaktik olmaya da çalışmıyor aslında, filmini orijin alan büyük okumalar sorulduğunda, kayığın üzerinde bir belirsizliğe ilerleyen oyuncuları hakkında konuşurkenki heyecanını koruyamıyor.

“Hiçbir zaman bunun politik bir film olmasını istemedim. Çevre problemlerinden büyük bir endişe duyuyorum, ama bu filmi küresel ısınmaya inanmayan insanların dahi oturup izlemesini istedim.”2

Filmin yarattığı ütopik fantezi dünyasının temsil ettiği şeyleri hiç umursamadan ele geçirilmek için hazır olan bir kitle var sahiden de. Ya da büyülü gerçekçilikle pek de alakası olmayan bir başka kitle var ki bu filmin azılı savunucularına dönüşmelerinin uzun zaman almadığını görebiliyorsunuz… Tek bir Gabriel Garcia Marquez romanının dahi sonunu getirememiş olmakla beraber, 6 yaşındaki Quvenzhane Wallis’in ilham verici yoğunluktaki oyunculuğundan ve babası rolündeki Louisiana yerlisi Dwight Henry’nin,3 hiçbir oyunculuk tecrübesi bulunmamasına rağmen, çıkardığı işten büyülenmişler. Finaldeki baba-kız sahnesine dayanamayanlar ve eve dönünce yakın arkadaşına “Sen de sonunda ağladın mı” diye soranların da filmi hayatlarına çok daha dar bir kapsamda buyur ettiklerini söyleyebiliriz. Fakat yönetmeninin arzu ettiğiyle tezat oluşturacak biçimde, film üzerine yorumlarını politik bir eksene oturtanlar da var. Zeitlin bu hikayenin Katrina ile ilişkilendirilmemesini özellikle rica etmesine karşın, yaptığı mekansal tercihin bunu pek de mümkün kılmadığının farkında olsa gerek. Yine de politik yaklaşımlarında ısrarcı olanlar temsil edilen toplumsal gerçeklikten, insanoğlunun doğaya hükmetme ereğinin anlamsızlığından, zorunlu göç politikalarının yozluğundan dem vuruyorlar. Devlet emriyle doğal ortamlarından alınıp çorak-ama-güvenli topraklara yerleştirilen insanların gösterdiği tepkiler kesinlikle tartışmaya değer bulunuyor. Yaşam ünitesine bağlanmayı reddeden baba için, hastanenin steril bir hapishaneden farksız olduğu dersinin altı çiziliyor. Sanayi bölgesini korumak için -insan eliyle- inşa edilen setin güçlü bir metafor olarak algılanması gerekliliğine dikkat çekiliyor. Gerçek dünyanın/modernitenin tekrar eden ikiyüzlülüğü konuşmalara dahil oluyor. Ve film gerçekten de bu konuların her biri için çok derin olmasa da işlevsel (en az) bir malzeme veriyor. Fakat bunlar rastgele saçılan referanslar mı, yoksa arkasında bütünlüklü bir yapı barındırıyor mu? Ben o tutarlılığın izine rastlayamayan azınlığın bir parçasıyım ve birçok genç yönetmenin karşı koymakta zorlandığı “İlk uzun metrajımda mutlaka buna da bir değini olmalı” güdüsünün biraz kontrolden çıktığı düşüncesine yakınım.

beasts5

Her ilk filmin, örneğin, bir Odinokiy golos cheloveka kararlılığında olmasını ve yönetmenin filmografisini anlama amacına pekala son filmi kadar hizmet edebilme yetisi taşımasını bekleyemezsiniz. Bununla beraber Beasts daha önce sözü geçen bu kolaj çabasının Zeitlin’i bir yaptakçıya (bricoleur) dönüştürdüğünü iddia edecekler için birçok veri sunuyor. Film çekim sürecinde izinden gittiği Herzog okulunun etkileri bir yere kadar kabul edilebilir. New Orleans’a özgü iklime yeni bir vurgu amacıyla kullanılan kumlu imajlar ise kesinlikle Malick’in kamerasından çıkmış gibi. Kusturica külliyatının tamamına hakim olmasanız dahi, filmin hemen başında bir New Orleans cenazesi aniden ilkel bir ziyafete dönüşünce Underground ile bağlantıyı kurmak kaçınılmaz olabiliyor. En az Louisiana’da sular altında kurulmuş bu düşler diyarını Katrina kasırgasıyla ilişkilendirmek kadar. Leğen’i mesken edinmiş inatçı yabanilerin, bir kez daha hayatta kalmalarını kutlarken toplumsal statülerinden arınıp, yaşların ve cinsiyetlerin önemli olmadığı yeni bir seviyeye çıkışının imajını seçtiğinizde Kusturica’nın tartışmalı gerçeklik temsilini hatırlıyorsunuz. Yaklaşan Nazi birliklerini alkışlayan Boşnaklar için geçerli olduğu gibi, taşıdığı belgesel niteliği -özellikle politik perspektiften bakanlar tarafından- sıkça dillendirilen Beasts de bir anda “estetik bir mazeret” öne sürerek olayları dönüştürmeye/bozmaya kadar gidebiliyor. Bu noktada Jean-Luc Godard’ın meşhur sözünü tartışmaya sokabilirsiniz elbette. Ne tuhaf tesadüftür ki Jarmusch’un da alıntılamayı çok sevdiği “[Önemli olan] şeyleri nereden aldığınız değil, nereye götürdüğünüzdür” şiarına uygun düşecek bir yaratımla karşı karşıya olabiliriz belki. Fakat bir ilk filmin üzerine, bunu ilk söyleyen olmak adına gözlerimizi kapatmanın manası yok.

Ödünç alınan temsilleri bir kenara bırakalım. Peki her şeye rağmen filmin birçok perspektiften çeşitli tartışmalara olanak sağlaması ve bunlar için geçerli (ya da geçersiz) bazı referanslar sunması onu Sundance/Cannes/Oscar üçlemesine layık görülmüş bir kült film yapmaya yetmeli midir? Bu noktada Ulus Baker’in doktora tezinde izini sürdüğü sorulardan birini ödünç alalım biz de:

“Ciddi bir şekilde, bugün imajın ne olduğu ve yaşam için nasıl anlamlı ve işlevsel kılınabileceği sorusunu sormalıyız. Sinema filmleri ilk zamanlarından bu yana bu bakımdan özetlenebileceğinden ötürü, herhangi bir ciddi sinemacının nihai görevinin ne olduğunu düşünmeliyiz: Sadece düşünceyi ateşlemekle kalmayan, aynı zamanda kendileri düşünen imajlar nasıl üretilebilir?”4

Zeitlin kamerayı olması gerektiği gibi bir düşünme cihazına dönüştürmeyi başarıyor mu? Yine Baker Hoca’nın sine-kanaat olarak adlandırdığı şeyin yaratımından bahsedebilir miyiz? Beasts bize pelikülün kendi-içinde-gerçekliğini sunuyor mu?

beasts3

Bunları olumlayan cevaplar vermek benim için çok kolay değil, en azından Zeitlin’in sinemasal yolculuğunun sonraki duraklarını görmeden. Fakat şimdilik Zeitlin’i ihya etmek için sıraya girenlerin sayısını, uygun bir dozda verilmiş büyülü gerçekçilik morfininin güçlü etkilerine bağlıyorum. Wallis’in tüm adaylıklarını haklı kılan pür bir oyunculukla can verdiği Hushpuppy’nin sesinden yöneltilen çok temel bazı soruların büyüsüne kapılmak,5 büyüklerin sorumluluklarını da sırtlarken küçük birer savaşçıya dönüşen ancak Kiseki’deki (Hirokazu Koreeda, 2011) yaşıtları kadar arı kalabilen çocuklardan ilham almak, her sabah setin öte tarafındaki sistemin semirmesine yardımcı olmak için yataktan kalktığını bir anlığına unutarak setin berisindeki inatçı ama sevimli yabanilerle empati kurmak gerçekten cazip bir teklif. Ve doğrusu, hazır film vizyona da girmişken, bir kere de tüm bu yargılarımı kapıda bırakarak izleyebilmeyi isterdim. Beasts’i bu kez sadece (Elbert Ventura’nın kelimeleriyle) ‘iyi-hisset filmlerinden keyif almayı kendine yakıştıramayanlar için çekilmiş bir iyi-hisset filmi’ olarak görebilmek için neler vermezdim… Yönetmeninin şu cümlelerini hiç okumamış olmak için de.

“Buna benzer bir ilgiyi kesinlikle beklemediğimizi bir kez daha vurgulamak istiyorum, ama farklı bir yolla popülist olan filmler çekilebileceğine inanıyorum. Dünyaya hair metal hükmederken Nirvana’nın onu tüm o sahte ihtişamından ve çekiciliğinden kurtarıp başka bir anlamda popülist bir şeye dönüştürmesinde olduğu gibi. İstediğimiz şey tam olarak bu – günümüz sinemasına hakim olan bu şeyi alaşağı etmek ve içinde epik filmlere dair sevdiğimiz ne varsa damıtıp başka bir bağlama oturtmak.”

  1. http://www.guardian.co.uk/film/2012/oct/11/beasts-of-the-southern-wild-behn-zeitlin []
  2. http://www.bfi.org.uk/news/lff-blog-benh-zeitlin-beasts-southern-wild []
  3. Ziyaret etmeyi planlayanlar için New Orleans’ta bir pastane işletiyor: http://www.buttermilkdrop.com []
  4. Ulus Baker, “Kanaatlerden İmajlara”, Birikim Yayınları, 2010 []
  5. “Bir evrenin çok küçük bir parçası olduğumu hissediyorum. Tüm evren en küçük şeylerin birbiriyle kurduğu mükemmel ahenge bağlı.” []
[fbcomments]