Skip to content

Paris’e Sadece Hemingway Gitmedi

Kimse onu unutmuyor. Kimse onu tam olarak hatırlamıyor. 20. yüzyılın en büyük kitaplarından bazılarını yazan adamla tanışın...

Woody Allen hakkında yapılmış en güzel tespitlerden birisi Slavoj Zizek’e ait. Altyazı’ya zamanında verdiği röportajda Woody’nin bazı filmlerini sevdiğini, bazılarına dayanamadığını itiraf eden Sloven filozof, “O, benim kitap yazarken yaptığım hatanın aynısını yapıyor. Çok iyi bir fikri oluyor ama keşke biraz daha fazla zaman harcayıp üzerinde daha fazla çalışsaydı dedirtecek şekilde işliyor” ifadelerini kullanmıştı.

Hastası çok Woody’nin, ben de dahil. Fakat en sadık hayranları bile son yıllarında kafaya taktığı Avrupa şehirleri turizminin en son Roma’da artık biraz bayatlamaya başladığını teslim edecektir. Fakat bütün o “Kız, çocukla tanışır” onyılı içerisinde parıldadığı bazı anlar var ki bazen sıkılmak bile o kadar canımızı sıkmıyor.

Midnight in Paris bunlardan biri. Sebebi belki de Zizek’in altını çizdiği nokta. Woody, bu sefer parlak fikrin arkasına saklanırken kaya gibi bir duvar örmeyi unutmamıştı. Paris’teki yabancılar, Amerikalılar ve onların hikayeleri. Hemingway, Fitzgerald’a aşık mıydı? Zelda ve içki bütün kötülüklerin anası mıydı? Paris’e 2012 yılında arkadaşlarımızla gidersek şık kıyafetlerimizi giydiğimiz gece hangi bara takılalım? Ve o dönemde yaşamak ve yaşamayı istemek nasıl bir şey?

Film bütün bunlara, daha fazlasına ve bazen daha azına cevap arıyordu. Unutulan tek bir soru vardı: 20’lerde Paris’te gerçekten yaşamak nasıl bir şeydi?

Sorunuzun cevabı için bir adres var: A.J. Liebling. Adını bugüne kadar duymamış olabilirsiniz, korkmayın. Bir Fitzgerald değil. Anıtsal romanlar yazmadı. Bir Hemingway değil. Epik hikayeleri ve hayatları yazmadı. Üslubu Tom Wolfe kadar ilgi toplamadı. Boks kitapları Norman Mailer kadar satmadı. Yemek kitapları Vedat Milör kadar okunmadı. Savaş kitaplarının kimden az, kimden fazla sükse yaptığını da ben bilmiyorum. Parasızlıktan ölmedi, enteresan bir hayatı oldu, bazen zirvede, bazen dipte. Ve Sports Illustrated’a göre çağın en iyi spor kitabını (The Sweet Science)1 yazdı.

Peki A.J. Liebling’i farklı yapan ne?

Otobüsle eve gelirken bunu düşünüyordum. Kafamda Marc Gasol’a dair bir şeyler yazmak vardı. Caner Eler ile yıllar evvel bir evin önüne sahipsiz bıraktığımız Mikrofon ile Bir Cevelan’ın yeni bölümünde spor kitaplarından söz etmiştik.2 Ve orada da sözünü ettiğimiz The Sweet Science’daki bir denemeye takılı kalmıştı gözüm. Liebling’in hayranı olduğu boksör Joe Louis üzerine yazdığı upuzun bir deneme. Çıplak gözle boks izlemenin, televizyonda izlemekten nasıl daha değerli olduğunu anlatırken, bir yandan da maç yolunda karşılaştığı taksicilerle sohbetinden bahsediyordu. New Yorker onu dövüşü yazması için görevlendirmişti ama bu sıradan bir izlenim yazısı olmayacaktı. Bir Liebling yazısı olacaktı ve o da yaklaşık 6-7 sayfasını taksicilerle sohbete ayırmayı mantıklı bulmuştu. Taksici, radyodan dinleyerek bir boks kültürüne sahip olmuştu ve bir sporun bir şehir yaşamının nasıl içine girdiğinin canlı bir örneğiydi.

Sokak, eskiden beri en sevdiği konu olmuştu. Bunu bir entelektüel, kendi sınıfından olmayan insanlara duyulan mesafeli ve samimiyetsiz bir insan yakınlığıyla değil, içinden geldiği için yapıyordu. Paris’in en güzel, en şık, en pahalı restoranlarını yazarken bile bunu unutmuyordu. Bir sonuca gitmeye çalışmıyordu. Bir fikir, çarpıcı bir tespit peşinde koşmuyordu. Gittiği yol onun için daha önemliydi.

O günlerini Sorbonne’da geçirirken dünya değişmekteydi. Bir dünya savaşı geride kalmıştı ve bir sonrakinin sesleri duyulmaya başlamıştı. Amerika’ya dönmüş, yemekten çok boks yazmaya başlamıştı. İlgilendiği konular sadece bunlar değildi. Edebiyat, tiyatro eleştirisi yazıyor, medya ve etik üzerine sık sık denemeler kaleme alıyor, Amerikan basını üzerine sözünü sakınmıyordu. Fakat en büyük eserlerini birbirlerini yumruklayan insanlar üzerine yazıyordu. Kendi ifadesiyle boks asla ölmeyecekti çünkü “karşısındakinin burnunu kırmak isteyen çocuklar” sokaklardaki varlığını yüzyıllar boyu sürdürecekti.

Yeni bir dünya savaşı kapıya gelmiş, ziyaret ettiği şehirler gibi Liebling de savaşın içine çekilmişti. Cepheden yazıyor, en büyük kayıpların yaşandığı bölgelere gitmekten korkmuyordu. Boks ve yemek yazar gibi savaşı da yazabiliyordu. Kişisel üslubunu yansıtırken “Ben” diye bağırmadan. Hep hikayenin bir parçası olurken ama asla yazının önüne geçmeden. Avrupa yıkılıyordu ve en iyi dönemlerinde olduğu gibi, en kötü döneminde de Liebling oradaydı.

Amerika da değişiyordu. Savaştan sonra cepheden dönenler kendilerine yeni hayatlar kurmaya başlamıştı. Şehirler ve şehir kültürü zayıflamaya başlıyordu. Hayat, merkezden kenara kayıyordu. Orta sınıf, güvenli banliyölerde evler ve arabalar alıyor, daha sonraki hayatını satın aldığı evler ve arabalar üzerine konuşarak geçiriyordu. Boksun popülaritesini yitirişini yerinde izliyordu. Bir zamanlar Amerikalılar için beysbol kadar değerli olan spor, yıldızlarının yaşlanmasıyla düşüşe geçmişti. Yeni isimler çıksa da şehirde konuşulmuyordu. Zira insanlar şehri terk ettikleri zaman, boksu da terk etmişlerdi. Televizyon icat olmuştu ve insanlar kendilerinin gölgesi hâline gelmişlerdi.3

Her zaman nostaljik bir bakışı vardı Liebling’in. 45’ten sonra birkaç kez daha Paris’e geri dönmüş, her ziyaretinde eski takıldığı yerlere saygı duruşunda bulunmayı ihmal etmemişti. Değişimi bizzat görüyor, savaşlardan çıkan Avrupa’nın geleceğine bakıyordu. Ona göre iyi yazı ve iyi yazar, biraz da geleceğe bakmayı bilendi. Paris’ten geçen Amerikalı büyük yazarların aksine, o burayı bir ilham noktası, bir yaşam merkezi, bohemliği ve fakirliği aynı anda yaşayabileceğiniz bir yeni merkez olarak düşünmemiş, her zaman daha fazla “oralı” olmuştu. Woody Allen’ın filminde geçmemesi normal, çünkü o saatlerde muhtemelen bir yerlerde yemek yemekle ve bunun üzerine düşünmekle meşguldü. Afiyet olsun.

Çağın en iyi boks, savaş, Paris kitaplarından bazılarını yazan adam Muhammed Ali’nin yükselişini görmeden öldü, 1944’te Bulge Savaşı’nı yerinde takip edemeden eve döndüğü için pişman oldu, Woody Allen’ın o 20’lerde Paris’te yaşamak isteyen karakterinin ağzına sakız olmadı. Bugünlerde hakkında yazılmış yeni bir kitap ya da yazılarından oluşturulmuş bir derleme piyasaya çıkmıyor. Bu, onu özel olarak anmamız gereken bir gün de değil. Sadece, otobüste A.J. Liebling okudum ve bilin istedim. Okuma kültürü açısından -garip ama- bir başka altın çağa daha girdik.4 Kimilerinin iddiasının aksine yazı ölmedi, yazar da. Bazı anlamlarda hiç olmadığı kadar güçlü ve bu yüzden ara sıra en baştaki duraklardan birine dönmekte fayda var.

A.J. Liebling ile tanışmanızı çok isterim. Bir gün yolunuz Paris’e düşerse birilerinin burnunu kırmayı unutmayın.

  1. http://sportsillustrated.cnn.com/si_online/features/2002/top_sports_books/1/ []
  2. Cuma akşamı sitede olur gibi, çok ufak bir iş daha kaldı yapılacak. []
  3. The Sweet Science’ın önsözünü yazan Robert Anasi’ye kulak vermeyi de unutmayın. Liebling’i harika anlatıyor. []
  4. Bana inanmıyorsanız Esquire size bunu anlatsın: http://www.esquire.com/features/thousand-words-on-culture/writing-careers-1212 []
[fbcomments]