Skip to content

Dexter’dan Önceki “Kötü Adam Katili”: 47

“Wake up! Wake up my friend… It’s the dawn of a new day and you have things to do.”

***

“Hitman bana diğer oyun ve filmlerin veremediğini verdi. Önceden müzik yaptığım filmlerde ve oyunlarda sadece sahneye göre müzik yapardım. 47’ı çok sevdim, onun kafasından geçenleri notaya dökmeye çalıştım. Hitman, bilgisayar oyunu oynamış herkes için çok özel bir oyun” der Freedom Fighters’ın Red Army Choir adlı efsane müziğini, Splinter Cell’in sountrack’ini, ya da Robotech: Invasion’ın tekrar tekrar dinlenesi parçalarını yapan Jesper Kyd, oyun müziği konusundaki başyapıtlarını çıkardığı Hitman için. İnsan hayatına oksimoronal uzaklıkta1 , herkesin içindeki “gizemi ve sakin aksiyonu sevme” durumunu içeren, gören ana-babanın çocuğunun katil olmasından korktuğu, bana göre kült oyunlar listesinin ilk üçündeki oyundur Hitman serisi…

11-12 yaşlarındayken arkadaşımın “bak bu oyun yeni çıkmış, silahlı milahlı” diyerek getirip bilgisayarıma yüklediği Hitman, o yıl içerisinde her hafta sonu toplanan 3-4 İngilizce bilmeyen çocuğun bir bok anlamadan, sâfi ergen adrenaliniyle bağımlı bir halde oynadığı, arada çocuklara sandviç getiren aile efradının tuhaf bakışlarına mazhar olan, rüyaya giren bir oyun olarak yer etti biyografimde. Agent 47’dan çok Polat Alemdar ve tayfası gibi mekana dalıp “sıka sıka” ilerlediğimiz için bir türlü geçemediğimiz bölümler sebebiyle bir süre sonra hepimiz oyundan sıkılmış, futbol oyunlarında bulmuştuk teselliyi.

“Football Manager İngilizce Kursu”nu tamamladıktan sonra bir kez daha Beşiktaş’taki korsancıların tezgahında gördüğüm Hitman 2 ile “laan o zaman üçüncü bölümde bırakmıştık, bunu da alayım, peşpeşe oynarım” diyerek bozuk çıkma pahasına aldığım cd ile eve geldim. Önce birinci oyunu, sonra ikinci oyunu yükledim ve ya allah deyip Hitman serisine başladım. Belki yazıdan sonra hiç oynamamış olanlarınız oynamak ister, yükler falan, o yüzden spoiler vermeyeceğim ama, bu yaşa gelmiş ve Hitman oynamamışsanız cidden küfür addederim. Neyse.

 

Basit bir “silahlı oyun” gibi gözükse de, bölüm başına düşen mini bilmeceleri çözmek, kilit noktalara zamanında gelmek için sade ve basit oynamak, gerektiğinde risk almak, gerekmezken alınan risk surata patladığında sinirden köpürmek… Gece olup, herkes yattığında başlardı Hitman mesaisi. Bütün konuşmalar net duyulsun, güvenlik alarmları kaçırılmasın, uyarılar güme gitmesin diye son ses, sıfır ışıkta adrenalin dolu akşamlar geçirtti Hitman. Uzun süre 47 gibi çökerek koridorda yürümek, birini uyandırmaya giderken sürekli serinin başlangıç cümlesi olan “wake up, wake up my friend”i kullanmak ve arada bir Diana aksanıyla forty seven demek gibi yan etkileri oldu…

Sonradan daha bir güzel gelen ilk oyunda da görülen, özel bir “sanatoryum”da uyanır 47. Dr. Otto Wolfgang Ort-Meyer’in başkanlık ettiği 5 psikopat bilimadamının mükemmel bir katil yaratma projesinin bir ürünüdür, bir klondur aslında. Domates misali genetiğiyle oynanmış 47, genetik ve psikolojik manipulasyon ile, adeta katillik yüklenmiş, korkusuz, dünyanın en azılı avcılarından biri haline getirilmiş bir adamdır. Oyunun ve karakterin yaratıcıları Jacob Andersen ve Rasmus Höjengaard, “mükemmel katil”e ulaşmak istedikleri ve ne olursa olsun tek başına tehlikenin içine giren bir adamın oyunculara mantıklı gelmesi için böyle bir hikaye uydurduklarını anlatırlar. Gerçi ben bunu yıllar sonra öğrendim, başlarda da “lan bu hiç mantıklı değil” demeden oynamıştım. İronik olarak, görünüşü diğer insanlardan çok farklı yapmak istediklerini söyler Andersen ve Höjengaard. “Başlarda sakallı, uzun saçlı, tipi sürekli değişen ve dolayısıyla tanınması zor bir adam yapalım demiştik ama sonradan bir marka olsun istedik. Hatta Hong Kong filmlerindeki mafya liderlerinden esinlendik biraz. Kel ve basit takım elbiseli bir adam olarak çıktı sonradan.

En büyük özelliklerinden biri ensesindeki barkoddur onun, oynayanlar bilir. 640509-040147 barkodunu uzun süre saçma sapan yerlere, bilhassa kalemkutuma yazdığım bir gerçektir. Barkoddaki çizginin sol tarafı doğum tarihini (47, 5 Eylül 1964’te Hitman 3: Contracts’ın başında kaçmaya çalıştığımız Romanya’daki klinikte doğar), sağ tarafı ise hangi serinin klonu olduğunu gösterir. Çocukluk yaşlarında gayet normal, hareketli bir çocukken, sonradan eğitimine başlanır ve yirmili yaşların sonunda Dr. Ort-Meyer, onun en yetenekli klon olduğunu anlar (47 onu final showdown’da öldürmüştür, o derece gelişmiş bir klondur). Sonra da Uluslar arası Kontrat Ajansı (ICA) ile mesaisi başlar… Şuh ve karizmatik sesli Diana tarafından bilgisayarına gelen görevleri, belirlenen para karşılığında yapar 47, yani biz yaparız.

Yıllar içinde basit bir ajanlıktan, “kötü adam-kahraman arası bir karakter”e dönen 47, bana göre her insanın içindeki dürtüyü harekete geçirir, ki bize bu oyunu bu kadar tutkuyla oynatan da budur. Kötüleri cezalandırmak, çocukluktan kalan “gizlenerek bir yerlere girmek” konusunda ustalaşmak, bol bol adrenalin ve korkuyla dolmak… Aynı zamanda, her oyuncuya ayrı oyun oynama imkanı sunması dolayısıyla da farklıdır bana göre Hitman serisi. Counter Strike misali “bomba atıyorum” insanları da var, kapının arkasında 15 dakika bekleyip sadece görevi yapıp döneni de. Ancak oynayan herkesin büyük tutkuyla başlayıp bitirdiği çok açık.

 

Gelelim yazının sebebine. 47’ı ya da Hitman serisini tanıtmak ve yüceltmek bana düşmez hâşâ, ancak yeni oyunun geliş zamanı hafif hafif yaklaşırken biraz nostalji yapalım, unutmayalım, e azıcık da ısınalım istedim.

Yapımcı firma IO’nun Hitman: Blood Money ile oyunu farklı bir boyuta çektiği, bir süperkahramana doğru direksiyon kırdığı konuşuldu dördüncü oyun sonrasında. Hayali bölümler, ölümden mucize kurtuluşlar, görevlerarası bol bol flashback’ler ve film tadında bir hatıra bırakmıştı son oyun. Birçok forumda bölümlerin anlamsızlığı ve kötü karakterlerin kalitesinin düştüğü yazılıp çizilse de, 47’ın karizmasının her şeyin önüne geçtiği açık. Gerçi kötü adam Ajdar bile olsa ben oynarım, biraz daha az taraflı birinin değerlendirmesi lazım.

Birçok değişiklik var serinin öteki oyunlarına göre. Öncelikle 47’ı seslendiren başkansı, reyizimsi sesin sahibi David Bateson ve sesiyle büyüleyen Diana’ya hayat veren Vivienne McKee yeni oyunda yoklar. Onların yokluğuna üzüldükten sonra, oyunun bütün büyüsünü veren, oyunun müziklerinin sahibi Jesper Kyd’in yeni maceralarda bizi yalnız bırakacağının haberine üzülebilirsiniz. Bakalım 2012 içinde, hala net olarak açıklanmamış bir zamanda gelecek oyuna ısınabilecek miyiz…

***

Bu arada, dikkat ettiyseniz Hitman filmini hiç ciddiye almıyorum. Siz de almayın. Olga Kurilenko’nun memeleri hariç.



  1. Korkunç güzel bir oyun olmasının yanında, her insanın içinde gizli “masum vahşi hayvan”ı ortaya çıkarır Hitman” der oyunun Danimarkalı yapımcıları. Bol ironi, bol oksimoron yani.