Skip to content

Ahlat Ağacı: Aslına Rücu Eden Oğulların Hikâyesi

Nuri Bilge Ceylan'ın birbirleriyle bir türlü geçinemeyen baba ve oğulları, Ahlat Ağacı'nda bir kuyunun dibinde barıştı.

Ben, senin çıktığın köye dönmek istiyorum; yani, sonradan görme deniz özlemcileri gibi kıyıda balıkçılarla filan sohbet etmek istemiyorum. Balığa çıkmak bize göre değil babacığım. Ben senin uçsuz bucaksız tarlalar arasındaki küçük köyüne yakın bir yerde (çevrede belki de bir iki ağaç olabilir) ahşap kirişli kerpiç bir evde yaşamak istiyorum. 1

Oğuz Atay

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim. Ahlat Ağacı’nın Cannes’daki prömiyerinde dakikalarca ayakta alkışlandığını söyleyen, hatta ciddi ciddi tam olarak kaç dakika alkışlandığı hesabına girişen ve bunu bir tür “milli gurura” dönüştüren “eleştirmenler” yüzünden daha izlemeden filmden soğumuştum. Elbette yönetmenin bir önceki filmi Kış Uykusu üzerine olan olumsuz düşüncelerimin de bunda büyük payı olabilir.

Ama Ahlat Ağacı’nı izlediğimde, ortada hiç de ayakta alkışlanacak bir film olmadığını gördüm. Zira o kadar naif ve sahici bir film olmuş ki; aynı naiflik ve sahicilikteki hiçbir izleyici, filmin sonunda ayağa kalkmak ve alkışlamak gibi eylemlere girişecek gücü kendisinde bulamaz. Öylece oturup kalır. Çünkü Ahlat Ağacı, Yusuf Atılgan’ın deyimiyle izleyicisine “bir şeyler yapan” filmlerden.2

Ya da Robert Bresson’un deyimiyle, insanın içindeki bir şeyleri kımıldatan filmlerden. Bresson, sinemacılık metotlarına ilişkin verdiği röportajında, “İnsanların bir filmi anlamalarından önce hissetmelerini tercih ederim. İdrak etmeden önce hisler belirmeli” der.3 Her ne kadar Nuri Bilge Ceylan, geçtiğimiz ay içerisinde verdiği bir röportajda,4 “Hissetmek değil, anlamak önemli” diyerek Bresson’a karşı çıksa da, Ahlat Ağacı, yönetmenin en fazla diyaloga yer verdiği filmi olmasına karşın, sözlerin değil hislerin önde gittiği bir film. Ceylan’ın filmleri, uzunca bir süredir içimizdeki o bir şeyleri kımıldatamıyordu. Ahlat Ağacı ise yeniden harekete geçirdi. İçimizdeki bağların tekrar tekrar düğümlenip çözüldüğünü hissettirdi. Tıpkı Kasaba’da, Mayıs Sıkıntısı’nda, Uzak’ta olduğu gibi…

Bu bazılarına sıkıcı gelebilir. Sonuçta ortada yine bir taşra eleştirisi ve baba-oğul çatışması var, evet. Ama bu ikisi, Ceylan’ı güçlü bir yönetmen yapan iki mesele. Bu yüzden ısrarla bu meselelere odaklanmasında yadırganacak ya da eleştirilecek bir şey yok. Jean-Luc Godard, tanımadığı bir dekor içinde film yapamayacağı gibi, tanımadığı bir ortamı anlatmasına da olanak olmadığını söyler.5 Ceylan da Ahlat Ağacı’nda doğup büyüdüğü topraklara, yani tanıdığı dekora ve ortama dönüyor.

Sadece bu kadar mı? Hayır. Ahlat Ağacı’yla aynı zamanda ilk filmlerindeki masumiyetine de geri dönüyor. Sözü yine Godard’a bırakalım: “İnsanları birbirine karıştırmamalı. Birbirinden ayırmalı. Birinin çıkıp da farklı şeyleri, farklı ortamları birbirine karıştırmaya hakkı yoktur, karıştırmaya kalkacak olursa o ‘biri’ çok zor biri oluverir.”6 Ceylan, tam da Godard’ın işaret ettiği üzere uzun süredir insanları, şeyleri ve ortamları birbirine karıştırıyordu. Kendi topraklarına geri dönmesi, bu karışıklığı sonlandırmış. Mayıs Sıkıntısı’ndaki o dupduru sinema diline yeniden kavuşmuş.

Muzaffer, dayısının oğlu Ali’yi ilk gördüğünde, “Ya anne, bu benim çocukluk hâlime çok benziyor ya!” diyordu. Mayıs Sıkıntısı da Ahlat Ağacı’nın çocukluk hâli, dolayısıyla birbirlerine çok benziyorlar. Muzaffer’in babası Emin’in tek derdi kavak ağaçlarını korumaktı. Film boyunca devletin istimlak etmek istediği ve kesmek için işaret koyduğu kavak ağaçlarının peşinden koşup duruyor, ama oğlundan destek bulamıyordu:

– Şu ağaçlara bak ya! Bu ağaçlar olmasa, bu tarlanın ne kıymeti kalır?

– Devlet bırakmaz burayı sana baba!

19 yıl sonra Muzaffer’in haklı çıktığını görürüz. Devlet hakikaten orayı Emin’e bırakmamıştır. Artık etrafta kavak ağaçları yoktur. Uçsuz bucaksız tarlaların etrafında tek tük ahlat ağaçları vardır. Sinan’ın deyimiyle uyumsuz, yalnız ve şekilsiz ağaçlar… Dolayısıyla Sinan’ın babası İdris’in tek derdi de kimsenin, hatta kendi babasının bile su olduğuna inanmadığı kuyudan su çıkartıp etrafı yeniden yeşillendirmektir. Fakat baba, yine kendisine destek bulamaz. Nasıl Muzaffer’in tek amacı filmini çekmek ise, Sinan’ın da aklı fikri hiçbir inancın, ideolojinin ve otoritenin gölgesinde yazılmamış samimi itiraflar olarak tanımladığı kitabını bastıracak parayı bulmaktadır. Emin’in tam aksine İdris’in tahammül edilmesi zor rahatlığı da Sinan’ın babasına yardım etmesine mani olur. Zaten at yarışı tutkusu yüzünden herkesin, kendi ailesinin bile gözünde itibarını kaybetmiştir.

Sinan’ın ahlat ağacı tanımındaki gibi, filmdeki herkes uyumsuz, yalnız ve şekilsizdir. “Herkesin bir tabiatı var tabii, bundan kaçış yok. İş bunu sevip, kabullenebilmekte” der İdris. Ama Sinan için bu, çok kolay olmayacaktır. Kasabada geride bıraktığı herkesle ve her şeyle tek tek hesaplaşır. Lisede aşık olduğu kız, kızın eski sevgilisi, babasını at yarışına alıştıranlar, kitabı için sponsor olabileceğini düşündüğü kasabanın önde gelenleri, dedesinden borç altın alıp geri ödemeyen köyün imamı, bölgenin tanınan yazarlarından biri, babanın vurdumduymazlığından şikayetçi anne, kız kardeş… Ama esas hesabı, elbette babasıyla ve kendiyledir.

Kitabını, babasının bu dünyada onu suçlamayan tek canlı olduğu için en çok sevdiği varlık olan köpeğini ondan habersiz satarak bastırır. Annesine imzalayıp verir, Asuman dayanamayıp ağlar. Ama kitabı satır satır okuyan babası olur. Hatta sadece babası okur. Ki Sinan kitabı babasına vermemiştir bile. Ama kitap, Sinan askere gittikten sonra babasının emekli olup taşındığı köy evinde en iyi arkadaşı olur. Hatta bazı yerlerini iki defa bile okur. Çünkü kitap, aslında kendi ve oğluyla aralarındaki olmamışlık hakkında yazılmıştır.

İdris bunun farkındadır. “Benden bahsettiğin bölümleri de anlamadım sanma. Pek iyi bahsetmemişsin benden ama olsun. Öyle olacak tabii ya! Gençler, önceki kuşakları eleştirecek. Böyle olacak ilerleme” der. Ve Ceylan’ın baba-oğulları, sonunda barışır.

“Artık haddimi biliyorum,” der Oğuz Atay, Korkuyu Beklerken’de babasına yazdığı mektupta…

“Önünde ‘hayat’ denilen bir taşlık bulunan dağ evimde senin dönemince bilinmeyen ruhsal karışıklıklarımı yaşıyorum, kuyudan su çekiyorum ve eşeğime yüklediğim dallarla ocağımı yakıyorum.” 7

Bu, bir şehirli burjuva için “kaçış” olarak görülebilir, ama bir taşralı için olsa olsa aslına rücu etmektir. Yine Atay’ın babasına mektubundan bir bölümle bitirelim. “İşte bütün ‘terakkinizi’ gördüm ve ‘aslıma rücu ediyorum’, yani Cemil Bey’e dönüyorum” der Atay.8 Sinan da filmin sonunda bir bakıma aslına rücu eder ve kuyunun dibinde babasına döner.


  1. Oğuz Atay, Korkuyu Beklerken, İletişim Yayınları, s. 185
  2. Yusuf Atılgan, Aylak Adam, Yapı Kredi Yayınları, s. 18
  3. https://www.youtube.com/watch?v=DVODh2lkVdc
  4. http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kultur-sanat/985762/Nuri_Bilge_Ceylan__Hissetmek_degil_anlamak_onemli.html
  5. Jean-Luc Godard, Godard Godard’ı Anlatıyor, Metis Yayınları, s. 92
  6. A.g.e, s. 74
  7. Oğuz Atay, Korkuyu Beklerken, İletişim Yayınları, s. 186
  8. A.g.e, s. 186