Skip to content

Rooney, Evet

O zaman kim vardı, artık olmayan çocukluktan başka?

Evet, Rooney. Rooney’nin basit biri olduğunu düşündük hep. Böyle olmadığını iddia etmeyeceğim. Saha içindeki her hareketini anlamlandırmaya meylettik – gözlerindeki küçük bir parıltıyı ya da yüzündeki tekinsiz bir sırıtışı. Sahne ne kadar büyük olursa olsun, bunları bizden saklayamıyordu. Uzak çekimde zorlukla seçilen bir karaltıyken bile, hızlanan adımlarına bakıp öfkesini sezinleyebilirdiniz. Çoğu zaman yüzünü görmenize dahi gerek olmazdı. “Rooney yine delirdi” derdiniz. Korner direğindeki rakibine çift ayakla kayan halini canlandırırdınız gözünüzde. Hayaliniz birkaç saniye sonra cisimleşebilirdi. Sizi nadiren yanıltırdı Wayne Rooney.

Henüz takımdaki ilk sezonunda, 2005’in Nisan ayında Newcastle United’a attığı golün1 birkaç saniye öncesinde, gördüğü sarı kart yüzünden hakem Neale Barry ile dalaşıyordu. Ve çevresindeki herkes, Rooney’ye bunu yapanın –topa içine şeytan kaçmış biri gibi vurmasını sağlayanın– ne olduğunu biliyordu: Haksızlığa uğradığını düşünmüş, öfkesinin tamamını bacak kaslarına doğru yönlendirmiş ve oradan bir top güllesi çıkarmıştı. İngilizlerin Euro 2004’teki Portekiz maçında yaşadığı sakatlıktan sonra bir daha asla görememekten endişe ettikleri “limitlerindeki” Rooney, bir yıl geçmeden, işte yeniden oradaydı. Sadece bir anlığına. Dünya dışı bir deneyim…

Büyük beklentileri tam da karşılayamadığı bir ilk sezonun son haftalarıydı. United o sırada Arsenal’dan ikinciliği çalmanın hesaplarını yapıyordu ama takımın büyük çoğunluğu havlu atmış görünüyordu. Maçı anlatan spiker, Rooney’nin pozisyon sonrasında oyundan alınabileceğini kehanet ediyordu. Tüm bunlar arasında, dünya dışı bir deneyime ulaşması için hakeme kızması yeterli oldu. Nesin sen, dokuz yaşında bir çocuk mu?

David Seaman’a o golü attığında, dünyanın en iyi oyuncusunun İngiltere’den çıkmasıyla kafayı bozmuş bir kalabalığın ümitlerini tazelediği 2004 yazında ya da Manchester United formasını sırtına geçirdiğinde kameralar önünde nasıl göründüğünü hatırlıyorum. Çekingenliğini henüz çok genç olmasına, parlak ışıklardan ötürü gözlerinin kamaşmasına bağlamıştı herkes. Çok geçmeden, zekâsına pek de güvenmeyen bir genç adam olduğuna ve bu güvensizliğinde haksız sayılamayacağına, sözlerini kendine saklamasının herkesin faydasına olduğuna kanaat getirildi. Hunter Davies’le birlikte yazdığı 2006 tarihli otobiyografisini bile yüzüne gözüne bulaştırmış, David Moyes’e yüklü bir tazminat ödemek zorunda kalmıştı. Bulvar basınıyla savaşında kazanması mümkün değildi belki ama onu eleştirenlerin işini de pek zorlaştırmıyordu. Saha içinde süratle yaşlanırken, saha dışında da yaşını almayı ihmal etmedi neyse ki. Zaten artık bulvar basınının hedefinde de farklı isimler var.


Yeşil sahalarda gördüğü genç adamların birer sanatçı olarak portrelerini çıkarmak, bugünün futbol yazarının dönüp dolaşıp yeniden içine düştüğü bir çukur. Bunu bir zayıflık olarak görmeyenler, onca şeyin arasında düşmekten keyif aldığı bir çukur bulduğu için minnet duyanlar da vardır elbette. Ama söylemin kökeninin nerede olduğunu hepimiz biliyoruz. Spor izleyicisini hakir gören bir kalabalığa doğru rövanşist bir yumruk sallamanın cezbedici bir tarafı olduğu aşikâr. Ve bunu, esas olarak, burjuva zevklerin içeri kabul edilmediği büyük bir erkekler yatakhanesinde yapmanın güvencesi de var. Bir zamanlar Alkım Yayınları’nın çıkardığı f dergi’de her hafta Ali Ece’nin “bienal gibi” övgüsüne bu sefer hangi futbolcunun mazhar olacağının merakıyla giderdik gazeteciye. Yanılmıyorsam Rooney için de birkaç kez yapmıştı bu benzetmeyi. Son iki yıl içinde bir tane iyi performansı olan Rooney, sonunda Ece’yi haklı çıkarmış olabilir. Bu özel durum dışında, futbol sahasında bir sanatçı ikamesi aramak çoğu zaman tenzilattan öteye gitmez.

Hakkını yemeyelim, Nisan 2005’teki o golden ya da Euro 2004’teki İsviçre maçındaki Rooney’den gore kültürüne hizmet eden tumturaklı bir eser çıkarılabilir pekâlâ. Ama Rooney’nin 13 yıllık Manchester United kariyerini başarısız bir sanatçı portfolyosu temsiline dönüştürmek yerine, ona 13 yıllık bir arzu alanı olarak bakmayı yeğliyorum. Bunu hak ediyor. Çocukken peşine takıldığım, başarılı dönemlerini de, başarısız dönemlerini de daha büyük ve kişisel şeylerle düğümlemekte acınası bir haz bulduğum bir takımın formasıyla izledim onu 13 yıl boyunca.2 Bu arzu alanını düşündüğümde, gözümde Rooney’nin hayatının 13 yılını Manchester United formasıyla geçirmesine ya da bu kulübün daha azametli ve daha kurumsal varlığı altında/yanında kendi varlığını idame ettirmesine müsaade eden bir alan canlanmıyor. Basbayağı Rooney’nin ipotek altına aldığı bir dönem olarak yaşamışım bu 13 yılı. Newcastle’a o golü attığı 2004-05 sezonunu da, yarışmaya geçmişin bir gölgesi olarak katıldığı 2014-15 sezonunu da Rooney’den bağımsız düşünemiyorum. Elbette 2007-08 sezonunu anlatmaya Cristiano Ronaldo’dan başlıyorum ama her zaman, her şey bir noktada Rooney’de çözülüyormuş gibi geliyor.

Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü; 2009-10 sezonuydu. Ferdinand-Vidic tandemini görmek artık hiç kimseyi korkutmuyor, zaten Rio’nun vücudu da paramparça olmaya başladı. 40 yaşındaki kalecimize borçlu olduğumuz bir düzine puan var. Anderson’dan sonra Nani’den de ümidi kesmenin vakti geldi de geçiyor. Üstüne üstlük, Carrick’in de kaybolup gittiği bir sezondu. Yine de Drogba’nın bir metre ofsayt golüyle gitti şampiyonluk. Rooney ile ilgili olabilir; 26’sı ligde, 34 gol attı.

Bir taraftar için, Rooney’deki bu basitlik her zaman kötü bir şey olmak zorunda değil. Zira o basitliğin ya da tahmin edilebilirliğin çağrıştırdığı ilk anın başrolünde gereksiz bir sarı kart yok. Kimisinin hafızasında takım süngüsünü düşürmüşken atılmış kırk metrelik ilham verici bir depar canlanıyor, kimisininkinde yoktan var edilmiş bir röveşatanın, bir derbi golünün coşkusunu tüm bedeniyle yaşayan bir futbolcunun silüeti.

Kırmızı forma içinde geçirdiği son dört sezonda, Rooney’nin kendisi hakkında saklayamadığı yeni bir gerçek ortaya çıktı. Bundan böyle, sahaya adımını attığı çoğu maçta, o formanın gerektirdiği kalite düzeyinin uzağında kalacağı. Sir Alex Ferguson 2012-13 sezonunun United’a veda sezonu olacağını açıkladığında, kulübe içinde Rooney olan bir gelecek tahayyülünü de miras bırakmak istemişti. Nitekim sezonun ilk çeyreğindeki bir Newcastle United maçında onu Shinji Kagawa, Danny Welbeck ve Robin van Persie ile birlikte sahaya sürdü. Kaleye en yakın dördüncü United oyuncusu olarak. 15 dakikada 2-0 olan skorun da etkisiyle3 maç boyu geniş alanlar bulan bu dörtlüyü yöneten Rooney, savunmadan çıkardığı zarif toplarla kısa süreli bir yanılsamaya yol açtı. Sahada Paul Scholes’u ve uzun çapraz paslarını gördüğüne yemin edenler vardı. Gerçek olan, Rooney’den hiçbir zaman muteber bir orta saha çıkmayacağıydı. Bunun için yeterince zeki olmadığından mı? Hayır. Teknik yetkinlik düzeyi Scholes’un fersah fersah gerisinde olduğu için de değil. Belki cevabı bulacağımız yer şurası olabilir: oyununun doğasında böylesine bir evrimi kumanda edecek kadar “sofistike” olmadığı için. Yine de son dört sezondaki Rooney, istediği anda Bournemouth orta sahasına adını yazdırabilirdi. Ama halihazırda bu rolleri oynamak için tasarlanmış Jack Wilshere gibi oyuncular var.


Everton dedikodularını ilk duyduğumda, gerçek olamayacak kadar güzel bir senaryo gibi geldi her şey. Manchester United tarihinin rekorlar kıran golcüsü olmaya giden yolda, Rooney’nin aklını çeldiği konuşulan o teklifler aklıma geldi. Kulübe sadık kalırken, bu teklifleri Glazer ailesinin servetinden fazladan birkaç milyon koparmak için kullanması hep hoşuma gitmişti. Ve sonunda da herkes onu Çin Ligi’nde ya da MLS’te kişiliksiz bir forma ile görmeye kendini hazırlamışken, dokuz yaşına geri dönmek istedi.

Bu kadar romantik bir cümleyi  hak edecek bir geri dönüş değildi muhtemelen. Spor dünyasının kompleks işleyişleri içinde gerçekleşen rastlantısal bir geri dönüştü. İhtiyatlı yıllardan sonra bir anda Farhad Moshiri’nin parasını harcamaya yer arayan bir Everton da gerekiyordu bu rastlantı için hiç şüphesiz. Ama Rooney’nin Everton’a geri dönüşü, çok yerinde bir rastlantıydı. Tüm İngiltere’nin kafa kafaya verip “dünya yıldızı” etiketini yamamaya çalıştığı en İngiliz futbol yıldızıydı Rooney. Beckham ya da Owen ile kıyas kabul etmeyecek kadar İngilizdi. Bir Ken Loach filmi kadar, Lionel Asbo kadar, D.H. Lawrence’ın ailesi kadar, kötü kahvaltılar kadar İngilizdi. Ne yaparsa yapsın gerçekten başarısız olamayan Beckham’la geçen sıkıcı yıllardan sonra, bulvar basınına çıkan büyük ikramiyeydi. Yeni büyük İngiliz umudu, çuvallamanın binbir yolunu buluyordu. Bu da çok İngiliz bir şeydi. Perde kapanırken çocukluğunda desteklediği yerel kulübüne sığınan bir futbolcu da öyle.

Rooney, futbolu bırakmadan evvel Goodison’a dönmek istediğinin ipuçlarını vermişti. Everton denizine dönmesine olanak tanımayacak kadar yükseklere çıkmadı (ya da yükseklerde kalmadı) ve bu geri dönüşe çıkan kapıyı kapatacak kadar yokuş aşağı yuvarlanmadı. Sahadaki çaresizliğini gizlemekteki büyük beceriksizliğiyle, Old Trafford’da dört yıldan fazla hayatta kalamazdı. Hele kulübede Jose Mourinho varken… Bu yüzden, şimdi kendini yeniden evde bulduğunda, hayal ettiğinden birkaç yaş genç olmalı. Onun dışında her şey 19. yüzyıldan fırlamış aşırı İngiliz bir peri masalının tertibini yankılıyor. Everton’ın bir araya getirdiği kadro içinde ancak 80. dakikadan sonra oyuna girebilen bir üçüncü forvet olması ihtimalini bir süreliğine unutabiliriz.

“Yüzyıl kendi hareketini, kendi yörüngesini nasıl algıladı? Kaynağa doğru bir yükseliş, yeniliğin sertçe inşası, başlangıçtan sürgün edilmiş bir deneyim. Yunanca bir kelime bu anlamları ve başka birkaçını birleştirir: “Anabasis.” Anabasis özellikle Ksenofon’un bir anlatısının adıdır. Yaklaşık 10 bin Yunan paralı askerinden oluşan ve Pers’teki hanedanlık kavgalarından birine taraflardan biri tarafından sürüklenmiş bir birliğin hikâyesini anlatır. (…) Kunaksa savaşında, Persli işverenleri öldürülünce Yunan paralı askerler meçhul bir ülkenin göbeğinde kendilerini tek başına bulurlar, yerel destek yoktur, önceden belirlenmiş bir istikamet yoktur. Anabasis, onların “evlerine” doğru hareketini adlandıracaktır; yolunu yitirmiş, yersiz, yasasız insanların hareketi.

Anabasis’in en bilinen sahnelerinden biri Yunanların bir tepeye tırmanışlarıdır. Sonunda denizi görür ve haykırırlar: θάλαττα! θάλαττα! “Deniz! Deniz!” Çünkü deniz, bir Yunan için, vatanın okunabilir bir parçasıdır. Denizi görmek, uydurulan başıboş gezintinin muhtemelen bir geri dönüş yolu çizdiğini belirtmektedir. Görülmemiş bir geri dönüş.”4


  1. Birçok kişiye göre kariyerinin golüydü: https://www.youtube.com/watch?v=PLBwLsnlsqU
  2. http://www.yazihaneden.com/2012/08/old-traffordda-olum-yokmus/
  3. Evans ve Evra’nın bulduğu iki gol de oyunun akıcılığında gelmemişti ama takımın santradan itibaren bir baskı kurduğu doğruydu.
  4. Alain Badiou, Yüzyıl, 2005