Skip to content

Hemşerilerim Louie Diye Bağırıyorlar

Louie, yaklaşık iki yıllık bir aradan sonra dördüncü sezonuyla yarın akşam ekranlara geri dönüyor.

Louie, yaklaşık iki yıllık bir aradan sonra dördüncü sezonuyla yarın akşam ekranlara geri dönüyor. Bu haberi uzun zamandır bekleyen bir sürü izleyici ise şimdiden heyecanın doruklarında. Evet, doruklarında. İşte bu vesileyle bir miktar Louie’den bahsetmek istiyorum.

Bir komedi dizisi için söze “depresif” diye başlamak pek alışıldık bir durum değil. Ama söz konusu dizi Louie ise yapacak başka bir şey yok; çünkü Louie zamanımızın en depresif komedi dizisi. Dizide güldüğünüz şeylerin büyük bir bölümüne ağlamanız da mümkün. Hatta bazen güldüğünüz bir şeyden daha sonra utanabilir ve “o değil de ben buna nasıl gülüyorum ya.” diyebilirsiniz. Zira Louie’nin mizahı biraz ahlâka mugayir bir istikamette seyrediyor. Bazı “ağır” konularda lafını sakınmaması, ağzının bozukluğu, ama bütün bunların dışında sonsuz kederiyle Louie, komedi dizilerinin arasında kendine ayrı bir yer edinmiş durumda.

Louie’nin konusunu kısaca, bir komedyenin başarısızlıkları ve mutsuzlukları, şeklinde özetleyebiliriz. Ama bu özetlemeyi Louie de yapabilir. Mesela ikinci sezonun onuncu bölümünde Paramount Pictures yardımcı başkanıyla aynı masada otururken ve yapmak istediği bir projeyi anlatırken bir bakıma dizinin konusunu da özetler: Hayatı çok kötü olan bir adam vardır. Sonra bir şey olur ve hayatı daha da kötüye gider. Ama bir çözüm bulacağı yerde kötü kararlar verir ve hayatı çok kötüden, en kötüye geçer. Ve hâlâ başına bir şeyler gelmektedir, hâlâ aptalca şeyler yapmaktadır ve hayatı kötünün de kötüsü haline gelir.. İşte Louie gerçekten de böyle bir dizi. Başına hep bir şeyler gelen ve hayatı daha da kötüleşen bir adamın dizisi.

Şimdi konuyu özetlediğimize göre komedinin bu işin neresinde olduğunu açıklamak da gerekiyor. Klasik bir komedinin tersine Louie sürekli aksiliklerin olduğu ve bunlardan komedi unsurları çıkaran bir yapıya sahip değil. Louie’nin durumu trajik ve komik olan bizatihi trajedinin kendisi. Ama bu kesinlikle trajikomik değil. Eğer öyle olsa biraz klişe olurdu. Louis C.K.’nin komediye getirdiği yenilik belki böyle özetlenebilir: Trajikomik olmayan ama komik olan trajedi.

Dizide güldüğümüz durumların hepsi hemen herkesi ilgilendiren konularla alakalı: Yalnızlık, mutsuzluk vs. Ama bir de komedi dozunun tamamen düştüğü ve dizinin kendini depresyonun kucağına bıraktığı bölümler var. Parker Posey’nin üçüncü sezonda bütünüyle bu işi üstlenmek için ortaya çıktığı ortada. Özellikle de üçüncü sezonun finali belki de dizi tarihinin en depresif bölümü olarak dikkat çeker (Dikkat spoiler geliyor). Louie’nin uzun süredir aradığı ve en sonunda bir otobüste karşılaştığı Liz (Parker Posey) aniden yere düşer ve hastaneye kaldırıldıktan kısa bir süre sonra da ölür. Ölme anı ise tam yeni yıla girilen andır. Herkes mutlulukla yeni yılı kutlarken Louie arkasında aşık olduğu kadının ölüsünü bırakarak yavaşça acil servisten çıkar ve havaalanına doğru gitmeye başlar. Bırakalım komediyi, sanırım hiçbir drama dizisinde bile bu kadar ağır ve depresif bir sahne yoktur.

Aslında dışarıdan bakan biri için Louie’nin hayatı çok da kötü değildir. Popüler bir komedyendir, evi barkı vardır. Yani karnı tok sırtı pektir. Ama biraz daha yakından bakınca Louie’nin acısının kendi yaşadıklarından ziyade genel bir durum olduğunu ve bu durumun da dünyanın genel durumuyla alakalı olduğunu söyleyebiliriz. Ama bundan da hemen Louie’nin “duyar kasan” bir adam olduğu anlaşılmasın. Louie, kişisel olarak bir acı çekiyor ve bunun içinde dünyanın bütün durumları var. Ama bunu “hayat kötü, mutlaka bir şeyler yapılmalı” duyarlılığıyla değil de “hayat kötü ve yapacak bir şey yok” umutsuzluğuyla yaşıyor. İşte bu umutsuzluk dizinin bütün komedi yükünü taşıyor diyebiliriz. Komik umutsuzluklar ve trajedilerden neredeyse başyapıt derecesinde bir dizinin çıkması ise gözleri Louis C.K.’ye çeviriyor.

2

Louis C.K. yoluna küçük barlarda komedyenlik yaparak başlamış. Bu dönemden Sarah Silverman, Chris Rock gibi arkadaşları var.1 Televizyondaki ilk önemli işi Lucky Louie ise belli ki Louis C.K’nin pek içine sinmemiş. Çünkü 2010’da FX’te başlayan ve bütünüyle kendi karakterinden beslenen Louie’nin her bölümü anti Lucky Louie olarak adlandırılabilir.2 Louis C.K. dizinin her şeyi. Hem yaratıcısı, hem yönetmeni hem de başrol oyuncusu. Bir anlamda kendisi pişirip kendisi yiyor. Bütün yaratıcı özgürlük elinde ve fikirlerini tartıştığı pek fazla insan yok. Projeye başlarken yapımcılarla bütün yaratıcı özgürlüğün kendisinde olacağına dair bir kontrat imzalamış. Yani kısacası “Kimse işime karışmasın, ben bildiğimi yapacağım.” demiş.

Louis C.K. ve Louie’nin tam olarak nerede durduğunu görmek için biraz da geriye dönmek ve 2000’li yıllarda komedinin ne durumda olduğuna bakmak gerekiyor sanırım.

2000’lerde komedinin çehresini değiştiren iki adam ve iki yapım vardı. Bu isimler Larry David ve Ricky Gervais elbette. Curb Your Enthusiasm ve The Office televizyondaki komedinin çehresini değiştiren iki yapım olarak anılabilir. Larry David biraz daha şanslıydı zira arkasında Seinfeld gibi komedi denen şeyi yeniden tanımlayan bir yapım vardı. O yüzden sınırları alıp istediği yere kadar genişletebilirdi. Öyle de yaptı. Curb Your Enthusiasm’da olayların spontane gelişimi ve kurgu – gerçek ilişkisinin bozulması yaratıcılık gücünü epeyi artırıyordu. Bunlar bazen sadece bir “deneme” boyutunda kalan bölümlere yol açsa da (İlk sezonda var böyle bir iki bölüm) zamanla rayına oturan bir sisteme dönüştü.  Her ne kadar ilgi alanına girmese de Larry David’in tekniğinin okyanusun bu tarafındaki Fransız Yeni Romanlarıyla benzeşen yönleri var. Olaydan çok olayın gelişim sürecinin, bir olayın oluşum sürecinin bir macera haline gelmesi söz konusu. Jerry Seinfeld ve Seinfeld’e de epeyi borçlu olan bir teknik aslında bu. Seinfeld tutmasaydı bu tip bir tekniğin ekranda bu kadar uzun süre kalması daha zor olabilirdi.

Ricky Gervais ise hiç öyle Fransız ya da Amerikan kaynaklı olmayan hatta İngiliz kaynaklı bile olmayan bir komedi türü geliştirdi. Hem rahatsız et, hem güldür hem de bolca kameraya bak şeklinde özetleyebileceğimiz bu türün Amerika’ya ihracıyla birlikte bir tür efsaneye dönüştüğünü söyleyebiliriz. Aynı şekilde 2000’lerde mizahın çehresinin değişmesi dediğim şey de biraz burada ortaya çıkıyor. Hem dramalarda hem de komedilerde bir anti – kahraman yaratma durumu söz konusu oldu. Ricky Gervais ve Larry David de bunu alıp en uzak noktaya taşıdılar. Aslında dramalarda biraz daha göze çarpan bir durumdu bu. Sopranos’dan tutun, Breaking Bad, Dexter gibi yapımlara kadar uzanan bir zincir söz konusu. Bir özdeşleşmeye izin vermeyen, katil ya da hastalıklı tiplerin kahraman olduğu bu tip diziler 2000’lerde ortaya çıkan anti – kahraman eksenli dramalara örnek oluşturuyorlar.

Komedinin bir farkı ve zorluğu da yine burada ortaya çıkıyor. Anti-kahramandan drama çıkartmak kolaydır ama komedi çıkartmak o kadar da kolay olmayabilir. Ross Geller ya da Ted Mosby gibilere alışmış seyirci bunları anında reddedebilir. Ama İngilizler sağ olsun yavaş yavaş soktular hayatımıza bu adamları. Black Books’un Bernard Black’inden tutun The Office’in sinik patronu David Brent’e kadar yavaş yavaş oturdu bu tipler. Okyanusun öteki yakasında ise Seinfeld ile anti – kahramanlara önceden alışık olan seyirci buradan çıkabilecek komedi dozuna zaten hazırdı. O yüzden The Office’in Amerikan versiyonuna alışmaları zor olmadı.3 Curb Your Enthusiasm ise bu diziler kadar popüler olmasa da orijinal bir mizah türünün televizyondaki örneklerinden en önemlisi olarak durmaya devam ediyor.

Louis C.K., kanımca tam da bu iki ismin ardından gelen ve kendine has bir komediyle gelen üçüncü isim oldu.4 Larry David hem yaş itibariyle hem de Curb’ün sekiz sezonluk yorgunluğuyla yavaş yavaş sakinleşti. Ricky Gervais ise komedi hususunda Extras ile “Ben bayrağı buraya diktim arkadaşlar. Gözlerime bakacak bir delikanlı bulamıyorum.” demişti zaten. İşte Louis C.K. tam da bu “çorak” diyebileceğimiz dönemde Louie ile yeni bir soluk getirdi ekranlara. Evet, soluk. Diğer “duygusuz” diyebileceğimiz komedi dizilerine de karşı çıkarak bir anlamda damardan bir mizah anlayışıyla bir sürü insanı etkiledi.

3

Louie için en çok söylenen şeylerden biri de samimi hatta fazla samimi bir dizi olması. Louie’nin bütün zayıflığını, güçsüzlüğünü ve başarısızlığını o kadar iyi biliyoruz ki artık herhangi bir yeni başarısızlıkta “yine mi be abi” şeklinde tepkiler verebiliyoruz. Kısacası belki de Louie’yi hayatımızdaki birçok insandan daha iyi tanıyoruz. Louie, yarın akşam geri dönüyor. Efsane boyutundaki üçüncü sezondan sonra nasıl geri döneceğini ben de birçok kişi gibi merak ediyorum. Louis C.K.’nin izleyicileri hayal kırıklığına uğratacağını ise hiç sanmıyorum. Ha uğratırsa da tüm Louie hayranları gibi ben de aynı soruyu sorabilirim: What about Obama?


  1. Her iki isim de dizinin çeşitli bölümlerinde görünüyorlar. Aslında o ekolün yelpazesini genişletirsek Nick DiPaolo’dan, Marc Maron’a doğru bir çizgi çizebiliriz.
  2. Hatta ikinci sezonun yedinci bölümünü tamamen Louis C.K.’nin Lucky Louie günleriyle dalga geçmesi olarak düşünebiliriz.
  3. İlk sezon hariç tabi. Orijinali ile farklılıklar gösterse de Amerikan versiyonunun da ilk sezonu epey zorlayıcıydı seyirci için. Konuyla ilgili Çetin Cem Yılmaz’ın “Mesainin Sonu” yazısına bakmak daha faydalı olacaktır:  http://www.yazihaneden.com/2013/05/mesainin-sonu/ 
  4. İsimleri bu kadar sınırlayınca bir sürü insana da haksızlık oluyor elbette. Simon Pegg’i Dylan Moran’ı ya da artık bu işlerden elini ayağını çeken majesteleri Jerry Seinfeld’i de anmak lazım aslında. Ama konu Louie olduğu için, çok uzatmak istemiyorum.