Skip to content

Bir Yürüyüşle Başlayan Hayat: Ida

Yaşadığımız dünya çok iç karartıcıydı. Siyah-beyaz değil, sadece siyahtı. Ya da daha doğrusu, gri.

2013 siyah-beyaz filmlerin yılıydı. Önce Noah Baumbach’ın Frances Ha1 filmi geldi. Daha sonra Alexander Payne Nebraska ile çıtayı yükseltti ve nihayet Ben Wheatley A Field in England  ile bayrağı dikip konuyu kapattı. Daha doğrusu biz öyle düşündük, zira Pawel Pawlikowski’nin Ida adlı filmini henüz görmemiştik.

Pawel Pawlikowski, 2004’te İngiltere’de çektiği Aşk Yazım (My Summer Of Love) ile belirli bir seyirci kitlesine ulaşmış ve başarılı sayılacak bir başlangıç yapmıştı. Aşk Yazım, tutucu bir İngiliz kasabasında iki genç kız arasında yaşanan bir yaz aşkını, viktoryen dönem kalıntısı diyebileceğimiz bir Hristiyanlık anlayışını da irdeleyerek anlatıyordu. Bu filmin ardından Pawlikowski, bu kez Fransa’da çektiği Gizemli Kadın (La femme du Vème) ile çıktı seyircilerin karşısına. Bu defa bir yazarın hayatından kesitlerin sunulduğu ve ekseriyetle gerilimin kıyılarında dolaşan bir film vardı karşımızda. Bu kötü denebilecek filmin ardından Pawel Pawlikowski’nin türler ve ülkeler arasında yaptığı yolculuk nereye varacak diye endişelenirken, Ida ile rahat bir nefes aldık. Yönetmen bu defa kendi ülkesine yani Polonya’ya dönmüş ve II. Dünya Savaşı sırasında bir manastıra bırakılan Yahudi bir kızın hikâyesine odaklanmış.  İyi ki de öyle yapmış.

Ida’nın bir süreliğine manastırdan çıkması ve teyzesiyle tanışıp Yahudi olduğunu öğrenmesinin ardından film, ufak çapta bir yol filmi hüviyetine bürünüyor. Ida’nın teyzesi Wanda ile öldürülen anne ve babasının kemiklerini bulmak için yaptığı bu yolculuk filmin de ana konusunu oluşturuyor. Fakat yönetmen bu yolculuğun sonuçlarından ziyade, karakterlerin olaylar karşısındaki konumuna odaklanıyor. Ida’nın farklı bir film olmasını sağlayan ilk özellik de bu. Ortada merak unsuru yaratan bir konu var, Ida’nın anne ve babası kim, neden ve kim tarafından öldürülmüşler ve kemikleri nerede? Tüm bu konulardan esaslı bir dram çıkabilirdi kuşkusuz ama yönetmenin derdi biraz daha başka; Seyircinin şimdi ne olacak diye meraklanmasından ziyade hikâyedeki duygu akışına kendisini bırakmasını istedim.2

2

Filmin kendi içinde bir başlangıç ve son duygusu yarattığı söylenebilir. Ida’nın teyzesi Wanda, artık yolun sonunda olan eski bir yargıç. Savaş sonrasında bütün ailesini ve mesleki itibarlarını kaybetmiş. Ida ise tam tersine henüz hayata bile girmemiş, her şeyin başında bir genç rahibe. İki kadın arasındaki zıtlık film boyunca farklı evrelerde ilerliyor. Fakat, filmin bütün bu akışını biçiminden azade düşünmemiz imkânsız. Zira Pawlikowski, film boyunca sabit kamera kullanarak her andan siyah-beyaz bir sinematografik ziyafet yaratıyor. Ida, anne ve babasının kemiklerini bulmak için teyzesiyle yaptığı yolculuk sırasında yavaş yavaş hayatın da içine karışmaya başlıyor. Filmin biçimsel açıdan da bir duygusal akışı var. Ida manastırdayken daha çok kadrajın kıyısından, köşesinden çarpıyor gözümüze. Fakat film ilerledikçe ve Ida hayatın içine karıştıkça, yavaş yavaş kadrajın da merkezine yerleşiyor.  Hatta filmin son sahnesinde bu biçimsel hamle öyle belirginleşiyor ki, o ana kadar sabit olan kamera bile yavaş yavaş kıpırdayıp Ida’yı takip etmekte zorlanıyor.

Ida Pawlikowski’nin diğer filmlerine nazaran biraz daha kişisel bir film. Bunda yazının başında bahsettiğimiz eve dönüş meselesinin önemli bir payı var. Çeşitli ülkeleri dolaştıktan sonra kendi ülkesine dönen Pawlikowski, diğer filmlerinin aksine bu filmle daha derin bir duygusal bağ kurduğunu söylüyor. Aslında tam da bu noktada, Ida’yı tam olarak değerlendirebilmek için biraz da Polonya’dan bahsetmemiz gerekiyor.

Krzysztof Kieslowski, çocukluk ve gençlik yıllarını anlattığı bir konuşmasında Polonya hakkında şöyle diyordu: Yaşadığımız dünya çok iç karartıcıydı. Siyah-beyaz değil, sadece siyahtı. Ya da daha doğrusu, gri. Özellikle sinema okulunun bulunduğu Lodz’da durum böyleydi. (…) Lodz, eksiksiz bir şehirdi ve bir şekilde tam bir dünyaydı. İnsanların gözleri Lodz’un duvarlarına benzerdi. Gözlerinde dramatik bir anlamsızlık olan, yorgun, üzgün suratlar. Aynı yerde tepişip hiçbir yere varamadan tükenen yaşamlar.. Kieslowski, her ne kadar savaş sonrası tarumar olan Polonya yıllarından bahsetse de, Polonya tarih boyunca doğal sınırları bir türlü belirlenemeyen ve sürekli işgale uğrayan bir bölge oldu. II. Dünya Savaşı’nda ülkenin yerle bir olması, daha sonra Varşova Ayaklanması sırasında ülke nüfusunun büyük bir bölümünün yok olması, ardından soğuk savaş döneminde doğu bloku içinde ağır ve depresif bir ülkeye dönüşmesi, akabinde yaşanan grevler, sıkıyönetim ve darbeler derken ancak 1990 yılında kendini toparlayabilen bir ülke Polonya.

Ida, bu dramatik tarihe sahip ülkeden gelen ve o ülkenin geçmişine odaklanan bir film olduğu için de siyah-beyaz, hatta Kieslowski’nin bahsettiği tonda, gri bir film. Ida Yahudilerin kaybolan mülkiyetleri ve kaybolan kemikleri üzerinden bütünüyle o grilikte kaybolmuş Polonya tarihini de imleyen bir yapıya sahip. Pawlikowski de meselenin sadece  II. Dünya Savaşı ve yaşanan mülkiyet değiş tokuşu olmadığını, konunun biraz daha derin olduğunu belirtiyor zaten: Bu, sadece Yahudi-Leh meselesinden dolayı meydana gelen bir şey de değil.  Asıl olarak ülkenin kaotik tarihiyle alakalı bu tepki, savaşları, komünizmi yaşamış bir ülkenin, bir sonraki günün neler getireceğini tahmin edemeyen bir toplumun yaşadığı travmanın bir yansıması aslında.

Ida - 5.jpg

Pawlikowski’nin bu sözlerini yukarıda alıntıladığımız Kieslowski’nin sözlerine de ekleyip, yeniden Ida’ya baktığımızda, kaygan zeminde ayakta durmaya çalışan iki kadının bu travmatik tarihin ister istemez bir parçası olduğunu görebiliriz. Wanda, bu tarihin acılarını dibine kadar, somut bir şekilde yaşayıp en sonunda ölümü seçerken, Ida dünyadan soyutlanmış bir hayatı yani manastırda yaşamayı seçer. Fakat bu seçimi yapmadan önce teyzesinin “Bir şeyleri denemeden Tanrı için fedakârlık yapamazsın.” öğüdüne uyarak “hayatını yaşadığı”  bir gün geçirir.

Ida’nın filmin sonunda, bir anlamda hayatı bırakıp yeniden manastıra dönmesi pek çok farklı şekilde yorumlanabilir. Ida’nın o grilik yerine bir manastır hayatını seçmesi bir tür vazgeçiş olarak anlaşılabilir. Fakat Pawlikowski, filmin sonunda, bahsettiğimiz o biçimsel hamleyi yapınca, yani en sonunda kamerayı stabil halinden kurtarıp Ida’nın yürüyüş ritmine amade edince bu yorumlar da biraz geçersizleşiyor. Çünkü, Ida’nın gerçek yaşamı tam da filmin sonunda başlıyor. Ida, manastır yaşamına dönse de, bu defa yanıbaşında henüz başladığı yeni bir hayatı var. Ida’nın dışarıda yahut manastırda olması bu yüzden mühim değildir artık. Çünkü Ida, hayatını kendi adımlarıyla, tam da o yürüyüşte başlatıyor. O, kamerayı bile sarsan yürüyüşte.


  1. Aslında Frances Ha 2012 yapımı bir film. Fakat bizler 2013’te tanışabildik ancak.
  2. Bu ve bundan sonraki Pawlikowski alıntıları Altyazı dergisinin Nisan sayısındaki söyleşiden alınmıştır.