Skip to content

Singles’a Gelmeden Önce İki Grunge Bir Godard

İşte böyle bir film Singles. Her yerinden güzel bir şey çıkıyor.

Godard’ın Son Yıllardaki En İyi İşi!

Bu dünyada anlayamadığım çok şey var. Ama bu anlayamadığım şeylerden bazıları o kadar sinir bozucu oluyor ki sadece kahkahalarımla durumu sabote edebiliyorum. Çok örnek sayarım da iki tanesini vereceğim.

İlk örnek Jean-Luc Godard ile ilgili. Her yeni Godard filminde -özellikle son üç filmini takip edebiliriz- eleştirmenler ya da gazeteciler şöyle bir cümle kuruyorlar: “Godard’ın son dönemlerde yaptığı en iyi iş.” Tunca Arslan’ı hatırlıyorum mesela. “Müziğimiz” (Notre Musique) gösterime girdiğinde böyle bir şey demişti. Birçok insan daha var benzer cümleleri kuran. Her okuyuşumda ya da duyuşumda da nevrim dönüyor. Ama yine de sakince sormak istiyorum: Sevgili insanlar, “son zamanlarda yaptığı en iyi iş” diyorsunuz ya, bir bakın bakalım adam ne zaman kötü bir iş yapmış?

Hatırlıyorum, “Aşka Övgü” (Eloge De L’amour) festivale gelmişti ve yine yukarıda adını geçirdiğim meslek grubundan insanlar anında “Son zamanlarda yaptığı en iyi iş” demişlerdi. İki yıl kadar sonra bu kez “Müziğimiz” ticari gösterime girmişti ve yine aynı insanlar “Usta yönetmenin son zamanlarda yaptığı en iyi iş.” demişlerdi. 3-4 yıl sonra  “Film Sosyalizm” (Film Socialisme) geldiğinde de aynen “Son zamanlarda yaptığı en iyi iş” deyivermişlerdi.

Sormak istiyorum: Ne içiyorsunuz arkadaşım siz? Ya da deli mi bir şey yaptı deyin hele. Adam ne zaman kötü bir şey yaptı da her yeni filmi “en iyi iş” oluyor yahu?

N’etmiş Lan Grunge Size?

Bu kadar değilse de benzer bir öfkeyi Grunge meselesinde de duyuyorum. Metalci gelir aşağılar, popçu gelir aşağılar, afedersiniz hipster bile gelir aşağılar Grunge’ı. Yok efendim bu müziği yapanlar Poser denen ezik, özenti, sözde kaybeden tiplermiş de, yok parayı bulunca şımarmışlar da, müziklerini de böyle melankoliye kaptırıp ezik bir havayla yapmışlar da, indie ya da rock’n roll gibi şeyler varken bunları ergenler dinlermiş de falan filan. Kısaca “Ezik Ergen Müziği” olarak değerlendirilen Grunge’ın bu zevatların gözünde değeri yoktur.

Tekrar sormak istiyorum: Şimdi mesela Poser diyorsunuz değil mi, lütfen bir bakın bakalım, akımı belki de yaratan adam daha 24 yaşında ölüyor.1 Sonra Grunge ile adı en çok anılan 5 isimden bahsedelim: Eddie Vedder, Layne Staley, Chris Cornell, Scott Weiland ve Kurt Cobain. Cobain’in sonunu herkes biliyor, o yüzden onu geçiyorum. Layne Staley dediğin mübarek yaşayabildiği hayatının yarısını bağımlı geçirmiş, konserden çok hastaneye çıkmış, hayatının son 2 yılını çer çöp içinde geçirip kendi boku içinde ölmüştür. Cesedi de 14 gün sonra tanınmayacak hale geldikten sonra bir arkadaşı tarafından bulunmuştur. 34 yaşında ölüp giden adama Poser diyorlar ya, ne diyeyim şimdi küfür mü edeyim yani?

Beşlinin diğer elemanlarına bakalım bir de durun. Eddie Vedder dünyanın belki de en hakikatli adamı. Burada adamı övecek halim yok. Bilen biliyor zaten. Grunge’ın en azından temelde ne olduğunu en iyi gösteren adam. Scott Weiland’a gelince son 10 yıldır rehabilitasyona girip çıkıyor. Son gördüğümde Andrey Kirilenko’nun hayaletine benziyor ve Axl Rose’a bir konuda küfürlü cevaplar veriyordu. Stone Temple Pilots günlerini aratsa da bir şekilde müzik yapmayı sürdürüyor. Chris Cornell ise “Poser”ların en şanslı piçlerinden biri olarak evli ve çocuklu hayatını sürdürüyor. Son yıllarda pop’a kaysa da “ruh”u muhafaza etmeye devam ediyor.

Parayı kırdılar deniyor, onu da cevaplayalım. Cobain öldüğünde, Nirvana’nın telif haklarından gelmesi planlanan paralar dışında bir şeyi yoktu. Onu da ölmeden önce de Courtney yiyordu zaten. Layne’i falan saymıyorum bile dedik ya kendi bokunda öldü adam. E hani nerde lan para? Sen bu adamları eleştirip ne bileyim Guns N’Roses dinlerken Axl paranın çayına koyuyordu abicim.  Ya da metalci arkadaşım, sen bu çocukları aşağılayıp Manowar ya da Iron Maiden’a koşarken, dinlediğin elemanlar bir taraflarına para sürüyordu. Neyse ya. Müziğe hiç girmeyeceğim. Kötü müzik diyorsan sus ve dinleme abi. Ama konuşacaksan da git bana Ten, In Utero ya da Dirt gibi bir albüm bul getir. Bulamazsan de git kendini çok elletmeden.

Kayıt Tutmak

Neyse.  Niye bu kadar uzattıysam. Bütün bunlardan Singles’a geleceğim aslında ben. Cameron Crowe’un, 1992 yapımı, Seattle’da, tam da Grunge’ın göbeğinde geçen filmine. Filmin konusu kadın – erkek ilişkileri. Yani aslında bahane. Asıl olay bir kayıt tutmak. Mekânlardan tişörtlere, sokaklardan müziklere kadar her şeye sinen Grunge soundu ya da Seaattle soundu filmin de dramatik yapısına yerleşiyor. Filmin konusu hiç ilginizi çekmese de duvarda görünen bir Mother Love Bone graffitisi ya da bir tişörtte göze çarpan Alice In Chains resmi ilginizi yeniden ve yeniden filme yönlendirmenizi sağlıyor.

Bir ruhu yakalamak zor iştir diye düşünüyorum. Bu ancak bir kayıt almayla gerçekleşir. Mesela Godard’ın 60’larda yaptığı filmlerin çoğu bir kayıt almadır. Bunu kendisi de söyler zaten. O hareketi ya da heyecanı, bir değişimi kayıt altına almak. Tabii ki Singles bu anlamda 60’larda yapılan Godard filmleri düzeyinde değil. Ama bir şeyleri ucundan da olsa yakaladığı kesin.

singles 22

Düşünsenize, sene 1992, Grunge patlamış. Çocuklar gitar almak için para biriktirirken bir taraftan da saçlarını uzatıyorlar. Sahnede Pearl Jam, Alice In Chains ya da Soundgarden var. Eroin gırla gidiyor. Başlayan şey ne kadar hızlı başladıysa sonuna da aynı hızla yaklaşıyor. Ve tam o aralıktan bir an yakalıyorsunuz. Bunu da kayda alıyorsunuz. Singles işte böyle şeyler yapan bir film. Daha 10. dakikasında Layne Staley’i Rooster söylerken sahnede görüyorsunuz. Hani ağlasan yeridir belki ama bu da yetmiyor hevesli ve oldukça aptal bir çocuk olan Dick (Matt Dillon müthiş oynuyor.) Citizen Dick adında bir grup kuruyor ve “Touch Me I’m Dick” adlı single ile patlamayı amaçlıyor. Ama maalesef grup sadece İtalya ve Macaristan’da –o da Dick’in yalanı elbette- bir grup dinleyiciye ulaşıyor. Gözünüz Dick’in grubunun diğer elemanlarını bir yerden ısırıyor. Eddie Vedder’ı görüyorsunuz mesela ya da Mike Mcready’i. Bildiğin Pearl Jam bu.. Sonlara doğru Chris Cornell da bir “ev taşıması” hususunda arkadaşlarına yardımcı olmaya geliyor. Onun da Dick’in grubuyla güzel ilişkileri var. Akabinde de Soundgarden’ı sahnede görüyoruz zaten.

İşte böyle bir film Singles. Her yerinden güzel bir şey çıkıyor. Hele bir de Tim Burton’ın üçüncü sınıf bir reklam filmi için pazarlanırken “Geleceğin Scorsese’si oğlum bu adam” diye övüldüğü bir sahne var ki oracıkta doksanları kucaklayasınız geliyor valla.2 Arada gözden kaçan bir sürü şey de vardır tabii.3

Ne seksenleri severim ne de müziğini. Doksanlar ise başkadır. Biraz da Grunge’dan dolayı başkadır. Nasıl ki Alex Cox filmleri seksenlerin ruhunu yansıtıyorsa, Singles da tek başına doksanların bütün ruhunu barındırabiliyor bünyesinde. Doksanlar biteli çok oldu. Aynı Grunge gibi. Söylenenlerin aksine Grunge en fazla 3-4 yıl sürmüş bir şeydi. Geriden gelip bir şey yaptığını söyleyenler olsa da Cobain “Grunge öldü” tişörtünü giydiğinde takvimler 1994 yılının başlarını gösteriyordu. Yani Grunge Cobain’den bile önce ölmüştü. Ve bu “olay”ın en şatafatlı olduğu dönem de 91-94 arasıydı. Singles 1992’de olayların tam da orta yerinden bildirmiştir durumu. Ne bir sinemasal şölen ne de bir başyapıt. Ama kayıt altına aldığı cümle çok net: Bu tarihlerde burada çok değişik ve çok güzel şeyler oldu.4


  1. Andrew Wood’dan bahsediyorum Cobain’den değil. Bir takım tipler Grunge eşittir Nirvana zanneder de o yüzden söyledim. Mother Love Bone ile başladı her şey.
  2. Şurdan izlenebilir: http://youtu.be/ikLJDaVStww
  3. Soundtrack’i ise önermeye bile zahmet etmiyorum. Bahsettiğimiz grupların dışında yine Grunge denince akla gelen Mudhoney, Screaming Trees falan da var bu soundtrack’te.
  4. Singles aynı zamanda bir 5 Nisan filmidir. Hem Kurt Cobain’i, hem Layne Staley’i, hem de bütün Grunge gruplarını anabileceğimiz bir tarihte, tekrar tekrar izlenebilecek tek film belki de.