Skip to content

En İyi 10 Philip Seymour Hoffman Performansı

"Zamanımızın en büyük aktörü" dedik ona, boşuna değildi. Müthiş bir filmografiden 10 parçayı ayırıp çıkarmak kolay olmadı, ama Philip Seymour Hoffman'ın mucizelerini hatırlamak için gerekliydi.

Paul Thomas Anderson’ın pek bilinmeyen ilk filmi Hard Eight’i izleyen kimsenin unutamadığı bir barbut sahnesi vardır. Masanın bir ucunda birkaç kelime dışında hiç konuşmayan Sydney (Philip Baker Hall), diğer tarafında ise heyecandan yerinde duramayan genç bir adam. Hepi topu üç dakika boyunca perdede görünür, fakat o karakterin inişine, çıkışına, coşkusuna ve hayal kırıklığına bu üç dakikada şahit olursunuz. Kaybeder, yürür gider, siz de Sydney’nin hikayesini izlemeye devam edersiniz ama o barbut oyuncusu aklınızdan çıkmaz. Onun oralarda bir yerlerde yaşadığını bilirsiniz, başına ne geldiğini merak edersiniz.

Philip Seymour Hoffman, Hard Eight’te oynadığında ünsüz bir aktördü ama yeteneği fazlasıyla aşikardı. Bugün filmin sonunda ne olduğunu hatırlamıyorum, ama o barbut sahnesi yıllar sonra bile zihnimde taptaze. Hoffman, böylesi etkili bir oyuncuydu. Çoğu zaman başrol olamayacak kadar cazibeden yoksun karakterleri canlandırdı: Telefon sapıklarını, başarısız yazarları, yalaka asistanları… Perde süresi ne kadar olursa olsun onlara bir gerçeklik kattı. Sahnenin odağında olmamaktan korkmadı, kenardaki tipleri de en öndekiler kadar anlamlı kılmaya çalıştı. Ve başardı.

İlk ve tek yönetmenliği, aslen bir tiyatro oyunu olan Jack Goes Boating’in sinema uyarlamasıydı. Jack, pek çok Hoffman karakteri gibi cazibeden yoksun bir adamdı. İçine kapanık bir limuzin şoförü. Kambur duruşuyla sosyal konularda pek başarılı olmadığını anlıyordunuz. Yüzmeyi bilmiyordu, yemek yapmayı da. Aslında konuşmayı, doğru iletişim kurmayı bile pek beceremiyordu. Bunları ancak hoşlandığı kadın (Amy Ryan) için yapmak zorunda kalacaktı. Bu harika film, onun 20 yıla yakın bir sürede kamera önünde defalarca yaptığı şeyi kamera arkasında sürdürmesiydi adeta. Süper kahraman olmayan tipler de perdede ilgiyi hak ederler. Hataları, zaafları bulunan karakterler de güçlüler kadar ilgi çekicidir. Hatta çoğu zaman onlardan daha çok.

Aşağıdaki liste, Philip Seymour Hoffman’ın peliküle armağan ettiği karakterlerden bence en unutulmaz 10 tanesi üzerine. Şüphesiz dışarıda kalanlar için sağlam bir vicdan muhasebesi gerekti, hatta diyebilirim ki, bu 10 filmin olmadığı bir başka 10’luk liste yapılabilir ve o da mükemmel performanslarla dolu olabilirdi. Henüz 46 yaşında ölen ve oyunculuk kariyeri neredeyse 20 yıl süren bir oyuncu, bundan iyi bir miras bırakamaz.12

psh10

10. Dean Trumbell, Punch Drunk Love
(Paul Thomas Anderson, 2002)

Philip Seymour Hoffman kariyeri boyunca içedönük, kaybeden ezikleri canlandırmadı. Paul Thomas Anderson’ın Magnolia sonrası şaşırtıcı derecede hafif bir geri dönüşe imza attığı bu minör romantik komedide, Hoffman bir kodamanı canlandırır: Küfürbaz, iri yarı, agresif bir adam. Seks hatlarını arayıp kazıklanan Barry Egan (Adam Sandler) patronla görüşmek ister… Ve yolu Dean Trumbell’le kesişir. Hepi topu birkaç sahnede konuşurlar, ama bu sahnelerin her bir saniyesi klasiktir. Özellikle sinirden kızaran Trumbell’in “Shut the fuck up!” haykırışları, sinirini kontrol etmek için bir saniye nefes alıp sonrasında daha beter patlaması defalarca da izlense etkisini yitirmez.3

psh9

9. Lester Bangs, Almost Famous
(Cameron Crowe, 2000)

Cameron Crowe’un kült filmi, tıpkı Magnolia ve The Big Lebowski gibi döneminin Amerikan bağımsız sinemasının önemli aktörlerinin resmi geçidi gibiydi. Ama Hoffman, kendisini kalabalıktan ayırmayı başarıyordu: Tıpkı Lester Bangs’in 1970’lerin rock müzik ortamlarından ayrı durduğu ama yine de kendine has bir büyüklüğe ve taklit edilemez bir cool’luğa sahip olduğu gibi. Genç müzik yazarı William Miller’ın mentörü rolünde Hoffman sinemanın unutulmaz cümlelerinden bazılarına imza atıyor. Bugünden bakılınca, Bangs ve Hoffman arasındaki benzerlikler daha da can yakıcı. Her ikisi de görece kısa sürede efsaneleşti ama daha çok şey sunabilecekken öldü. Her ikisinin de sonu overdose’dan oldu.4

psh8

8. Scotty J., Boogie Nights
(Paul Thomas Anderson, 1997)

Scotty J., Philip Seymour Hoffman’ın ilk büyük çıkışını yaptığı roldü. Küt saçlı, dar atletlerin içine zor sığan bir boom operatörünü oynuyordu: O büyük porno sektörünün içinde nasıl kenarda bir görevi varsa, Boogie Nights’ta da öyle bir karakter olarak kalabilirdi. Ama Hoffman’ın Scotty yorumu, filme dair en akılda kalıcı şeylerden birisiydi. Herkesin özgüveninin tavanda olduğu bir sektör ve dönemde kendisinden nefret eden bir karakterdi Scotty J., güvensizdi ama sadıktı. Belki de mecburiyetten: Dirk Diggler’a umutsuzca aşıktı ama onun sadık partneri olmaktan başka yolu yoktu çünkü. Bunun farkındaydı ama yine de şansını denedi. Ve görkemli şekilde kaybetti.5

psh7

7. Allen, Happiness
(Todd Solondz, 1998)

Todd Solondz’u bağımsız sinemanın orta yerine bomba gibi düşüren Happiness, banliyö hayatının büyük mutsuzlukları ve gizli sapkınlıklarıyla dolu, rahatsız edici ve tokat gibi bir filmdi. Philip Seymour Hoffman’ın payına da Allen düşmüştü. Saplantılı şekilde aşık olduğu kadını telefonda taciz edip duran Allen. Oysa biraz yakınına girdiğimizde onun güvensizlikleri, başarısızlıkları ve zavallılığına tanık oluruz. “Sıkıcıyım, biliyorum. İnsanlar bana bakınca sıkılıyor. İnsanlarla konuşunca sıkıntıdan ölmeye başlıyorlar” der. Tüm sapıklığına rağmen nefret edemediğiniz bir karakter koyar ortaya Hoffman. Herkes kadar kaybedendir aslında Allen. İnsanlığa dair pek pozitif hisler barındırmayan Solondz, Allen’a bir kapı açar. Eğer onun için bile umut varsa, herkes için vardır.6

File created with CoreGraphics

6. Jon Savage, The Savages
(Tamara Jenkins, 2007)

Philip Seymour Hoffman’ın sadece 2007 yılında imza attığı üç performans, pek çok oyuncunun kariyeri boyunca ulaşamayacağı kadar zengin. Before The Devil Knows You’re Dead’in düzenbaz iş adamı Andy Hanson, Charlie Wilson’s War’un aksi FBI ajanı Gust Avrakotos ve The Savages’ın akademisyen Jon’u. Kendi kuşaklarının belki de en çalışkan ve en yetkin iki oyuncusunu, Laura Linney ile Philip Seymour Hoffman’ı, bir araya getiren bu tek film, Amerikan bağımsızlarının ustalık alanı olan küçük insan hikayelerinden biriydi. Hoffman’ın Jon’u, hem sosyal hayatta, hem kariyerinde, hem de aile ilişkilerinde yalpalayan Jon’u, Linney ile mükemmel bir tandem oluşturarak oynuyordu. Muhtemelen bu, onun canlandırdığı tüm “kaybedenler” arasındaki en sevilesi karakterdi.

psh5

5. Peder Brendan Flynn, Doubt
(John Patrick Shanley, 2008)

Amerikalı yazar John Patrick Shanley, kendi sahne oyunundan uyarladığı Doubt’ta çok ilginç bir şey yapıyordu. 1960’larda, bir kilisede geçen filmde bir iddia sonucu başlayan karakterler çatışmasını anlatıyordu. İlgi çekici olan, Shanley’nin seyirciye gerçeğin ne olduğunu anlatmamasıydı. Bu noktada Philip Seymour Hoffman’ın oynadığı Peder Flynn, nereden baktığınıza bağlı olarak filmin hem kötü adamını, hem de kurbanını oynuyordu. Bir açıdan, kilisenin değişen dünyaya ayak uydurması gerektiğini düşünen ilerici bir din adamı; diğer taraftan bir çocuğa ilgisi şüphe uyandıran bir adam. Hoffman, müthiş performansı sayesinde ikisi arasında kusursuz bir denge uyandırıyor ama sonunda Meryl Streep’in oynadığı Rahibe Aloysius’un dediği gibi ne yapsak da onun tarafında olmadan edemiyorduk.

PHILIP SEYMOUR HOFFMAN

4. Truman Capote, Capote
(Bennett Miller, 2005)

Oscar alan pek çok oyuncuda olduğu gibi Capote, Philip Seymour Hoffman’ın en iyi performansı değildi. Ama en gösterişlisiydi ve muhtemelen kendisini en zorlayanıydı. Büyük Amerikan yazarı oynamak için sesini ve duruşunu değiştirdi, kendi ifadesiyle vücudunu zorlayacak kadar. Truman Capote olabilmek için çekim günü boyunca o fizikten çıkmadığını anlatıyordu. Bu, onun yeteneğinin en büyük kanıtlarından birisiydi. Daha mühimi ise, kadim dostu yönetmen Bennett Miller’la birlikte Capote’yi kahramanlaştırmak için çaba sarf etmeyişiydi. Film boyunca cinayetlerle ilgili duyduğu herhangi bir şeye dair bir duygu görmeyiz Capote’de. Amaç da budur zaten: Capote’yi büyük bir yazar yapan tecrübelerin ondan ne götürdüğünü göstermek.

psh3

3. Wilson Joel, Love Liza
(Todd Louiso, 2002)

Tamamen üzerine kurulan bu ilk filmde, Philip Seymour Hoffman epeyce zor bir rolün altından kalkıyor. Karısının intiharının ardından girdiği depresyonla Wilson Joel’un bir o yana, bir bu yana savrulmasını izliyoruz film boyunca. Karısından geride kalan bir mektubu açıp okuyacak cesarete sahip olamayan, büyük ölçüde benzin koklayıp kafayı bulan Wilson, belki de sadece Hoffman’ın mükemmelen nakledebileceği ölçüde trajik ve komik bir karakter. Pek az oyuncu, bu kadar acınası durumlara düşmeyi göze alır ve pek azı bu durumda seyirciyi kendisiyle empati kurdurabilir. Başka bir oyuncunun varlığında unutulup gidecek bu küçük bağımsız film, Hoffman’ın oyunuyla küçük, naif bir cevher haline geliyor.

psh2

2. Lancaster Dodd, The Master
(Paul Thomas Anderson, 2012)

Paul Thomas Anderson, The Master’ı bir çarpışma gibi tasarlamıştı. Freddie Quell ve Lancaster Dodd arasında. Oyuncularının performansı da buna koşuttu: Joaquin Phoenix’in sağı solu belli olmaz kayıp ruh Freddie’sindeki dizginsiz performansının karşısında Hoffman’ın Lancaster’ındaki kontrollü, bastırılmış oyunu. Hoffman perdede belirdiği anda, peşinden neden onlarca kişinin yürüdüğünü sorgulamıyordunuz. Korku uyandıran karizması, karşısındakinin tüm sırlarını bildiği hissini uyandırışı, etkileyici hitabetiyle gerçek bir liderdi Dodd. Ama tekinsizdi: Dışarı sunduğundan çok daha fazlasını içerisinde tuttuğunu biliyordunuz ve el mahkum, tüm deliliğine rağmen Quell’e sığınıyordunuz. Gerizekalı Akademi; o sene En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ını Hoffman’a verecektin işte.

psh1

1. Caden Cotard, Synecdoche, New York
(Charlie Kaufman, 2008)

Amerikan sinemasının 2000’lerdeki gizli başyapıtlarından ve en kıymeti bilinmemiş filmlerinden biri. Ardı ardına yazdığı filmlerle bağımsız sinemanın star senaristi olan Charlie Kaufman’ın ilk yönetmenlik denemesi, Philip Seymour Hoffman’ı oyun yönetmeni Caden Cotard olarak karşımıza çıkarıyordu. Cotard, MacArthur fonu sayesinde nihayet hayallerindeki oyunu yaratabilecekti: Projesi yarattığı devasa sette insanların yaşamlarını sürdürmesidir. Gerçekçilikle kafayı bozmuş olan Cotard’ın dünyası gibi, film de gitgide gerçekten uzaklaşır. Kaufman, filmini yaratım krizleri ve varoluş problemleri üzerine serbest stil bir alegoriye dönüştürürken, öykünün ayaklarını Hoffman’ın performansı yere bastırır. Adeta Kaufman gökte süzülürken, yeryüzüyle (ve seyirciyle) teması Hoffman’ın sağlayacağından emindir. 20 yıla yayılmış, gerçekle gerçeküstü arasında salınan, her adımda daha da karmaşıklaşan filmi izleyen kişinin tutunabileceği ilk dal, Philip Seymour Hoffman’ın kusursuz oyunudur.


  1. Bu konseptte bir liste yapmayı uzun bir süredir düşünüyordum. Pek çok oyuncuya uyarlayacağım bir seriye Philip Seymour Hoffman’la başlayacağımdan da emindim. Onca ertelemeden sonra bunu ancak o öldükten sonra yaptığım için kendimi kötü hissetmediğimi söyleyemem.
  2. Hoffman üzerine daha kişisel bir yazıyı buradan okuyabilirsiniz: http://www.cekmekaset.com/2014/02/philip-seymour-hoffman-1967-2014.html
  3. http://www.youtube.com/watch?v=axkjkD0PcOU
  4. http://www.youtube.com/watch?v=WzY2pWrXB_0
  5. http://www.youtube.com/watch?v=LTMYcSU_HCc
  6. http://www.youtube.com/watch?v=Wkt2CObz7tQ