Skip to content

Çıplak Düşünebilmek

Günü kurtaran kararlar, subjektif yorumlar, önyargılar. İnsan algısındaki doğal eksiklikler gelişim önünde engel mi oluşturuyor?

2002 Kış Olimpiyatlarında, artistik buz pateninde Kanada adına yarışan Salé & Pelletier çifti, piste çıktığında bir spor dalının tarihinin değişmek üzere olduğundan habersizdi. “Love Story” eşliğinde, rakiplerinden daha eğlenceli, kusursuz bir gösteri sundular ve puanlarını beklemeye başladılar. 6.0 tam puan sistemine göre verilen puanlarda, jürinin Ukrayna, Polonya, Çin ve Rusya’dan gelen üyeleri Rus Berezhnaya & Sikharulidze çiftini birinci ilan ederken, Kanada, ABD, Japonya ve Almanya’dan gelen jüri üyeleri Kanadalı çifti birinci seçti. Eşitliği bozan dokuzuncu jüri üyesi Fransız Le Gougne ise o gün verdiği kararla bu sporun tarihine geçecekti. Rus çifti birinci sıraya yerleştiren Le Gougne tüm salonda bir uğultu kopmasına, Salé & Pelletier çiftinin gözyaşlarına boğulmasına neden oldu. Salt Lake City’de altın madalya 5’e 4 biten oylama sonucunda Rusya’ya gidiyordu. Le Gougne oteline döndüğünde vicdanına daha fazla dayanamadı ve Fransa Buz Pateni Komitesi başkanı Didier Gailhaguet tarafından oyunu Rusya’ya vermesi yönünde baskı gördüğünü açıkladı. Bu açıklamalar zaten tartışmalı olan 6.0 tam puan sisteminin sorgulanmasına ve 2004 yılında yerini kümülatif puanların önem kazandığı yepyeni bir sisteme bırakmasına neden oldu. Olimpiyat tarihinde ilk defa, Kanadalı çift de birinci seçilerek iki tane altın madalya verildi. Le Gougne üç sene sürecek bir ceza aldı. O gün bu itirafı yapmasaydı, muhtemelen konu bir süre konuşulup kapanacaktı. Puanlama sistemi subjektif olduğundan kimse gayriresmi serzenişlerden ileriye gidemeyecekti.

Bu olay olimpik sporların üçte birini oluşturan, performans değerlendirmesinin bir jüriyle yapıldığı diğer sporlardaki sistemlere de şüpheyle yaklaşılmasına sebep oldu ama konu bununla sınırlı kalmadı. Objektif sonuç verdiği söylenen basketbol, futbol gibi spor dallarında bile oyuncu seçimlerinden hakem kararlarına, medya, taraftar baskısından yönetici yanlışlarına kadar bireyin veya tüm toplumun algılarına göre şekillenen, önyargılardan doğan birçok haksızlık vardı.1 Sporun, içinde birçok yargı mekanizmasını barındıran, istatistiğin de yoğun kullanımıyla insanları derinlemesine düşünmekten çok, zihinlerindeki kısayolları kullanmaya iten, sosyal psikolojinin üzerinde belki de en çok çalıştığı konu olan algısal/kavramsal önyargıların sık sık ortaya çıktığı bir alan olduğu söylenmeye başlandı. Basketboldaki “sıcak el” kavramının aslında var olmadığından tutun da takım çalıştırıcılarının birçoğunun takım performansını negatif etkilediğine kadar birçok radikal tespit yapıldı.2 Konu hakkında düşünülmeye başlandığında çok da yakınlarda bu tip negatif etkilerin birçok örneği ortaya çıktı.3

Az zamanda çok iş başarmak – Sezgisel hata

2005 yılında İsviçre’yle Kadıköy’de 4-2 biten, büyük kavgaların sonunda İsviçre’nin Dünya Kupası vizesi aldığı bir maç yapıldı. İşler o noktaya gelmeden önce Türkiye grup maçlarına Ersun Yanal’la başladı. Hakan Şükür’ü takımına almayan ve başarısız olduğu söylenen Ersun Yanal’ın yerine son üç grup maçına Fatih Terim’le çıkıldı. Fatih Terim’in zamanı kısıtlıydı, hem takımın hem de onun geleceği belirsizdi. Terim’in ilk yaptığı iş Hakan Şükür, Alpay Özalan, Fatih Akyel gibi futbolcuları milli takıma davet etmek oldu. Çok kısa bir zaman için takımdan verim alabildi ama Türkiye ne o yıl, ne de sonrasında Dünya Kupası vizesi alamadı.

Kısa zamanda, riskli ve belirsiz durumlarda, insanların sezgileriyle (heuristic ve bias) aldığı bu tip kararlar çoğu zaman optimal sonucu vermezler. Bu tip seçimler analizlere ve algoritmalara dayanarak değil, tecrübelerle, hızlı hafıza taramasıyla ve belki de hayatta kalma içgüdüsüyle yapılır. Bu durum sporda çok kısa dönemli başarılar getirse de optimal seçim yapılmadığından uzun zamanda yeniden başarısızlık ortaya çıkabilir. Eğer bu, sistem içinde kalıtsallaşmışsa kısır bir döngüye girilir. 2005 yılında Hakan Şükür’ü kadroya almayıp sürdürülebilir bir başarı isteyen Ersun Yanal, şu anda belki de çok daha riskli ve belirsiz bir takımı yönetiyor. Takımının maçlarda en düşük yaş ortalaması 29. Sezon başında Beykan gibi gençler kiralık gönderildi, Salih forma giyemez oldu. Belki de bir önceki büyük tecrübesinde hata olarak görülen doğrular yerine, halefinin doğru görülen hatalarını uygulamak istedi.

Düştüm mapus damlarına öğüt veren bol olur – Sonradan yorumlama yanılgısı

A: “İzledin mi? Wawrinka nasıl kazandı? Herkesi şok etti.

B: “İzledim de şaşırmadım, kesindi zaten Djokovic’in kaybedeceği.

Kesin miydi gerçekten? Spor söz konusu olduğunda işin içine olasılık girdiğinden, karşılaşma öncesi sonuçla ilgili kesin bir söz söylemek imkansız. Buna rağmen olaylar gerçekleştikten sonra nedenlere bağlayıp, sanki çok belliymiş gibi anlatmak da bir o kadar doğal bir davranış. Fakat bunun bir hata olduğunu bilmeden tekrar etmek, sürekli sonuca veya verilere göre yorum yapmak da spor medyasının veya analistlerinin yarattığı önyargılardan birisi oluyor. Skor yazarı yakıştırması tam da bunu anlatıyor. Sonuca göre, geçmişe yönelik, sanki çok açıkça görülüyormuş da yönetim, teknik direktörler, sporcular görememiş gibi yapılan yorumlar spor insanlarını da baskı altına alıyor. Sezgisel hatalarla da birleşince kötü sonuçlar doğuyor. Sporda sonucun ve verilerin önemi inkar edilemez ama bu kötü sonuçlardan kaçınmak için ilk önce rakamları yorumlamayı öğrenmek gerekiyor. Bunun hakkında Kaan Kural’ın şurada çok güzel bir yazısı var. Fakat tüm bu rakamların arasına dalıp neden Djokovic’in Wawrinka’ya yenildiğini araştırmaya başlamadan önce, rakamların oyun bittikten sonra kesinleştiğini, istatistiksel açıdan hepsinin birçok olasılık arasından rastlantısal oluştuğunu unutmamak gerekiyor.

milyonluk-esekler

Milyonluk eşekler – Olasılıkları görmezden gelme

Ray Allen NBA kariyerinde 7280 üç sayı denemesinin %40’ında başarılı olmuş. 3 sayı çizgisinin gerisinde kötü şutörlerden olan Charles Barkley ise 2020 kez oralardan şut atmış ve %27 isabet bulmuş. Allen kariyerinde mutlaka 3 şut üst üste kaçırmıştır, tam tersine Barkley’in de 3 şut üst üste soktuğu olmuştur. Bu iki oyuncuya 3 sayı yarışması yaptırılsa ve ikisine de üçer şans verilse, sırf bu nedenden dolayı Barkley’in Allen’ı yenme olasılığı vardır. Fakat böyle bir olayın gerçekleşmesi ne Allen için bir felakettir, ne de Barkley için bir zaferdir.

Hayatta mutlaka işlerin yolunda gitmediği, kötü şansın olduğu dönemler olur. Bir takımın veya sporcunun da kötü günleri vardır. Hakem kararları kötü olur, iyi oyuncular basit hatalar yapar, rakip o gün normalinin üstünde bir performans ortaya koyar. Bu olayların hepsi olasılık dahilindedir ve bazen hepsi bir arada gerçekleşir. O gün de hiç beklenmedik bir karşılaşma kaybedilir. Sorun ise bu rastgele gerçekleşen olasılıkların aynı anda olabileceği unutulduğunda başlar. Bu şekilde kaybedilen bir karşılaşmayı kriz sebebi olarak görmek, anlık sinirle rasyonellikten çıkıp radikal kararlar almak başarısızlığın devamına yol açar. Tam tersi de olabilir, çok düşük bir olasılığın gerçekleştiği ve büyük bir başarının elde edildiği durumlarda bunu normal olarak görmek, gerçek potansiyelin üstünde beklentilere yol açar. Gereken yapısal değişimler ihmal edilir ve bir sonraki dönemde hayal kırıklıkları yaşanır.

Değişim

İnsanın olup bitenleri idrak yeteneği hala sınırlı olduğundan bu örnekler çoğaltılabilir. Sırf kendini doğrulamak için, bir kişinin iyi yaptığı işleri es geçip, en ufak kötü hareketinde ben demiştim demek; sembollere gereğinden fazla anlam yüklemek; kaybeden taraf olarak suçu hep dış güçlere atmak; bir insanın yapacağı işi, reelde işinden bağımsız başka bir özelliğinden dolayı iyi veya kötü yapacağını düşünmek gibi.4

Le Gougne’un itirafıyla ortaya çıkan olayda bir hile vardı. Ama bundan önemlisi, Le Gougne’un itirafıyla subjektif değerlendirmenin yaratacağı kötü sonuçlar ortaya çıktı. Karar alma, yorumlama mekanizmalarındaki önyargıların, subjektif veya çıkarcı yaklaşımların sporun gelişimi önünde engel olduğu konuşulmaya başlandı. Bakkalda çikolata alırken de, ülke yönetirken de bu tip önyargılar insanın optimum karar alamamasına sebep oluyordu. İnsan davranışlarındaki idrak eksiklikleri komplo teorilerinden şizofrenik bir topluma, ufak anlaşmazlıklardan savaşlara kadar götüren bir sürecin başlangıcı oluyordu.

Evet sonuçta atomu parçalamıyoruz, spor izliyor, oyun oynuyoruz. Fakat atomu parçalayan bilim insanlarının meslektaşları, davranış ve toplum bilimciler, matematikçiler, psikologlar ve diğerleri artık bir şeylerin değişmesi gerektiğini anlatıyor. Aynı insanlar bilimsel gelişmenin kara tahta tebeşirden dokunmatik ekranlara geçmekle sınırlı olmadığından, önce bireysel davranışlarda doğal kabul edilen, ilkel yönlerimizi geliştirmemiz gerektiğinden bahsediyor. Zor bir iş, uzun zaman alacak, ama beynimizin de fiziksel özelliklerimizle birlikte evrildiği süreçte, bir sonraki adımda önyargısız kararlarla optimum sonuçlara ulaşabilen insanların oluşturduğu bir toplum bizi bekliyor.

  1. Yine 2002 yılında, özellikle “algısal önyargı” -Cognitive Bias- ve karar verme süreçlerinde insan davranışları üzerine çalışan Daniel Kahneman’ın aldığı Nobel ödülü sonrasında, hayatın her alanında insanların önyargıları veya karar alma süreçlerinde rasyonel davranmamaları yüzünden oluşan sorunlar konuşulmaya başlandı. []
  2. Tobias Moskowitz ve L. Jon Wertheim, “Scorecasting: The hidden influences behind how sports are played and games are won” []
  3. Ben bu tespitlerin teknik tarafını ve diğer detaylarını araştırmacılara, bilim insanlarına bırakıyorum, haddimi aşmamak için aklıma konu hakkında gelen sadece birkaç örneği yazıyorum. []
  4. Halo effect, confirmation bias, vs. gibi diğer Cognitive Bias türleri []