Skip to content

Keşke Babam Alan Shearer Olsa

Yaşadığımız, "Alan Shearer diye bir adam var hakikaten" dememiz gereken bir dünyaydı.

Otur ihrama ârâm et bir az havzın kenarında
Sirişk-i çeşmimin bak farkı var mı Alan Shearer’dan

Enderunlu Vâsıf?

Onu Gördüm

Olay, XX. yüzyılın sonlarında, bir gece, Alanya’da başlamıştı. O zamanlar daha Andy Carroll yoktu. O zamanlar Grant Hill, Sprite mı içiyordu? Evet, Grant Hill Sprite içiyordu ve Mustafa Kemal Bitim Kombassan Konya’da harikalar yaratıyordu. Türkiye’de yeni filizlenen metal camiası Catafalque ve Asafated gibi gruplar çıkarıyor, “Büyük Usta” Kayahan ise Hülya Avşar ile klip çekiyordu. Daha o zamanlar, Babayaro ve Babangida, Nijerya Milli Takımı’nda birlikte oynayabiliyordu. Babayaro Chelsea’de güzel şeyler yaparken, Babangida Gençlerbirliği macerasından evvel upuzun bir Ajax kariyerini geride bırakabiliyordu.

İşte böyle günlerden birinde, babamla birlikte Alanya sokaklarında yürüyordum. Haftanın iki gününü onunla, geri kalan beş gününü ise annemle geçirirdim. Bu, çeşitli hukuki süreçlerin ardından oluşan tuhaf bir durumdu. Bir şeyleri anlayacak yaşta değildim. O yüzden bu duruma da pek aldırmıyordum.

Her neyse. Yürüyorduk. Bir süre sonra babamın arkadaşı Musa abi de bize katılacaktı ve hep birlikte bir akşam yemeği yiyecektik. Alanya çarşısında dolaşırken yine o deri mont ya da deri kot ya da sadece deri kokusu sürekli burnuma çalınıyordu. Hiç sevmezdim o kokuyu. Alanya dediğiniz de budur zaten. Yaz kış deri ürünlerin satıldığı, Almanca ve Rusçanın sevilen diller olduğu bir memleket. Tabii bütün bunlar o zamandı. Şimdi ne durumdadır bilemem.

Bir takı mağazasının önüne geldik. Anladığım kadarıyla Musa abi buradan bize katılacaktı. Bir süre bekledik. Sonra beklenen oldu ve Musa abi dükkânın içinden çıkıp, çok çirkin ve çok sarı bir şortla yavaş yavaş yanımıza geldi. “Hadi yiyelim. Acıktım valla” dedi. Lokantaların olduğu sokağa girdik. İki seçeneğimiz vardı, ya Köşem Tantuni’de oturup tantuni yiyecektik (bu durum o gün fazla paramız olmadığının bir işareti olurdu), ya da Baron Pizza’ya geçip pizza yiyecektik (bu durum ise o gün paramız olduğunun bir işareti olurdu). Babam ve Musa abi önceden anlaşmışlar gibi tantuniciye hiç bakmadan doğrudan Baron Pizza’ya girdiler. Ben de arkalarından aynen eşlik ettim onlara. Bana sorulsa, ben de Baron Pizza’yı seçerdim elbette. Babam da bunu bir şekilde bildiğinden olsa gerek bana hiç sormadan isteğimi gerçekleştirmişti.

Pizzaları yedikten sonra mekândan çıktık. “Bir bira içelim” dedi Musa abi. İki buçuk adam, birlikte bir bara girdik. (O yıllarda çocuklar da barlara alınır ve onlara gayet iyi davranılırdı.) Yer yoktu, o yüzden barın yüksek sandalyelerine oturmaya karar verdik. Ben sandalyeye tırmanmaya çalışırken iyi niyetli bir turist “hobooo” diye bir sesle beni kaldırıp o koca bar sandalyesine oturttu. Babam adama İngilizce bir şeyler söyledi. Konuşmaları bitince turist ve babam birbirlerinin ellerini sıktılar. Tuhaf bir dünyaydı.

Babamlar bira söylediler, ben ise Sprite. İçecekler geldiğinde gözüm barın üstündeki ekrana takılıp kalmıştı. Bar müşterileri de arada ekrandaki maça dair tepkiler veriyorlardı. Ekseriyetle Alman ve Rus, bir miktar Doğu Avrupalı ve daha da az bir miktar Türkiye yurttaşıyla birlikte bir Premier League maçı izliyorduk. O zamanlar Premier League’i Supersport TV diye bir kanal yayınlardı. Gündüzleri Maxi TV, akşamları ise Supersport TV olan bu kanal özellikle gündüz kuşağıyla ilgimi çekmeyi başarırdı.

Biri siyah-beyaz, diğeri ise renkli formalı iki takım sahada mücadele ediyordu. Babamlar renkli takımı tutuyordu. Hatta bar sakinleri genel olarak renkli takımdan hoşlanıyordu. O takımdaki oyuncuların attıkları derin paslara “ooouuuv” diyorlardı, o takımın kaçırdığı gollere “uuuuuvvv” diyorlardı. Ama görmedikleri ya da görmek istemedikleri bir şey vardı. Karşı takım, yani siyah-beyaz formalı takım, deli top oynuyordu. O yaşımda fark etmiştim bunu. Ama onca Alman, Rus ya da Türk birey bunu fark edemiyordu. İşte yaşadığım böyle bir dünyaydı.

Sonra maçta bir şeyler oldu. Siyah-beyaz formalı takımın oyuncularından biri benim sabahları ekmek almaya gittiğim bir rahatlıkla ceza sahasında topla buluşup, o sezon 27 kez daha yapacağı şeyi yaptı ve topu ağlarla buluşturdu. Yüzümde koca bir gülümsemeyle tek kolumu havaya kaldırıp sandalyenin üstüne çıktım. Baktım, golü atan şahıs da tek elini kaldırmış köşe gönderine doğru yavaş ama mağrur bir şekilde ilerliyordu. Sağıma döndüm, “Baba,” dedim elimle ekranı işaret ederek, “kim bu adam?” Babam, yaşadığım heyecana gülmüştü ama sorumun ciddiyetinin de farkındaydı. O yüzden beni fazla bekletmedi: “O adam,” dedi, “Alan Shearer oğlum. İyi topçudur.”

Uzun yıllar boyunca o gün Newcastle United’a boyun eğen takımın kim olduğunu düşünüp durdum. Aklıma ilk gelen takım Arsenal idi. Daha sonra Aston Villa’da karar kıldım. Bir ara karşıdaki renkli takımda beyaz saçlı bir oyuncu olduğuna kanaat getirip, bu beyaz saçlının Ravanelli’den başkası olamayacağını düşünerek “Tamam ya, Middlesbrough işte” demişliğim de var. Maçları yeniden araştırdığımda ise bir sürü anakronik durum çıkmıştı ortaya. Bir gece vakti Premier League maçı izlediğimize göre, belki de bir maçın özetiydi karşımızdaki. Hatta bir ara kafayı iyice bozup, izlediğim maçın Şubat 1997’de oynanan ve Alan Shearer’in 15 dakikada hat trick yaptığı, o efsane Newcastle United – Leicester City maçı olduğuna bile inanmıştım.1 Aslına bakarsanız hâlâ da böyle inanıyorum. Ama neyin gerçek olduğu, maçın kimle oynandığı hiç fark etmez. Ben o gün, o barda, bir adam görmüştüm. Gerisi yalandı.

shearer-gillespie

Evet Ama, Bir Newcastle United Bunu Yapabilir mi Bakalım?

Blackburn Rovers ile Premier League şampiyonluğu yaşayan, iki sezon üst üste ligde gol kralı olan ve önünde gayet makul bir Manchester United teklifi bulunan bir adam, neden Newcastle United’a transfer olur? Bu sorunun cevabını bulmak için daha basit bir soru sormamız gerekiyor: Hangi adam?

Alan Shearer, doğup büyüdüğü Newcastle’a, şampiyon olarak gelmişti. Ama o Blackburn ile yaşadığı Premier League şampiyonluğundan çok da mutlu değildi sanki. Ne bileyim. “Bu Newcastle’da olmalıydı” diyordu belki de. 8 sezonda, Southampton ve Blackburn formalarıyla toplamda 135 gol atmıştı. Bir anlamda çoğu şeyi başarmıştı. Kupaysa kupa, gol krallığıysa gol krallığı. Ama yok işte, eksik bir şeyler vardı. O yüzden Newcastle’a, yani çocukluğundan beri taraftarı olduğu takıma imzayı attığında “Rüyalarım gerçek oldu” demişti. Her yönüyle klişe gibi duruyor bu laf. Ama söyleyen adam Alan Shearer olunca emin olun bir şeyler ifade ediyor.

Alan Shearer ile ilgili konuşurken, cümleye “gol vuruşlarında olağanüstü” diye başlayıp, “ceza sahası içinde affetmez”e doğru bir çizgi çizebilir, araya da birazcık “kafa toplarındaki hâkimiyet” ile “ayak içi vuruş ve direğin dibinden gol” serpiştirebilirsiniz. Newcastle’da oynadığı ilk sezonda 25 gol gibi onun için sıradan sayılabilecek bir istatistiğe imza atmıştı. Ama sezon sonunda puan sıralamasına baktığında Manchester United’ı zirvede, çocukluğundan beri formasını sırtından çıkartmadığı Newcastle United’ı ise ikinci sırada görmek zorunda kalmıştı. Ardından Arsenal diye bir takım çıkıp Premier League’i duman edince Alan Shearer da orta sıralara doğru sürüklenen takımının kaderine razı olmak zorunda kalmıştı.

Bununla beraber, Alan Shearer kadar haksızlığa uğrayan çok az futbolcu vardır. Onunla ilgili en çok söylenen şeylerden biri şudur: “E iyi tamam da bir kere bile şampiyon yapamamış Newcastle’ı, o ne olacak?” İşte bu lafı eden kişiye demek isterim ki; sevgili kardeşim, aç da bir bak bakalım Alan Shearer tek başına takımını taşımaya çalışırken şampiyonluğu kaptırdığı Manchester United ya da Arsenal gibi takımlarda hangi futbolcular vardı? Misal sen al koy bakalım Alan Shearer’ı o yılların Manchester United kadrosuna. Ona o gol paslarını kim verirdi acaba diye bir düşün ve bir şıkkı seç: A) Roy Keane B) Ryan Giggs C) Paul Scholes D) David Beckham.

Alan Shearer’ın sahada “Beni dövdüler abi” dediğinde onu gidip pezevenklerin elinden alacak kimsesi yoktu. Tamam, kadroda Robbie Elliott, John Beresford ya da Les Ferdinand gibi kaliteli isimler de vardı ama yukarıdaki şıklara yaklaşıp, Alan Shearer’a eşlik edecek kudrette bir futbolcu asla gelmedi Newcastle’a. Takıma gerekli takviyeleri bir türlü yapamayan, yapsa da insanda rahat huzur bırakmayan Arsenal ve Manchester United kadrolarıyla baş edemeyen Newcastle United yapabileceğinin en iyisini yapmıştı aslında. Kısacası: Alan Shearer’ın ilk on yılına laf söyletmem!

Alan İleride Hep Yalnızdı

Yıllar içinde Newcastle United orta sıralara oynayan, şampiyonluğu aklından bile geçiremeyen bir takıma dönüştü. Daha doğrusu zaten öyle bir takımdı da “acaba o gece bu sene mi?” dediğimiz 96/97 sezonundan sonra konjonktür gereği özüne dönmek durumunda kaldı. Alan Shearer ise Newcastle’daki ilk sezonundan sonra gol krallığı konusunda elini kolunu bağlayan Michael Owen ve Jimmy Floyd Hasselbaink ile uğraşmaya başlamıştı. O sıra sakatlıklar nedeniyle bocalayıp 7 gol attığı sezonlar olmuştu. Ama 2001’den itibaren sezon başına 26 gol gibi bir istatistik tutturup nasıl bir dünyada yaşadığımızı tekrar hatırlatmıştı. Yaşadığımız “Alan Shearer diye bir adam var hakikaten” dememiz gereken bir dünyaydı.

Alan Shearer, Newcastle kariyeri boyunca hiç kupa kaldıramadı. Bir FA Cup finali, bir de Premier League ikinciliğini saymazsak ortada başarı denebilecek bir şey de olmadı. Ama olay bireysel performansa geldiğinde, Alan Shearer bazı tuhaf rekorlara imza attı. Bunlardan biri de “Premier League tarihinin en golcü oyuncusu” şeklinde sunulan ama tuhaflığı tam olarak tarif edemeyen o acayip rekor. Toplamda 260 gol gibi bir rakama ulaşarak konuyu kapatan Alan Shearer, kendisine en çok yaklaşan rakibine de 72 gollük bir fark atmış bulunuyor. Ayrıca Euro 96’da, şu “Cool Britannia” döneminde İngiltere formasıyla attığı beş golle altın ayakkabıyı da kazanmıştı. Zaten mesele gol ise eğer “Topu ayağından önce kalede görürdük”2 denen bir adamdan bahsediyoruz. O yüzden bu konuda lafı fazla uzatmaya hiç gerek yok. O bu gözlerin gördüğü en iyi golcüydü.

Newcastle United ise, Alan Shearer’dan sonra daha da dibe vurdu. Onun yerine takımı sırtlaması beklenen ve Real Madrid’den yıkılmış bir imparatorluk gibi dönen Michael Owen elinden geleni yapsa da, takım 2008/2009 sezonu sonunda Championship’e düştü. Aynı sezonda dört beş ayrı menajerle çalışan hatta can simidi olarak bir ara Alan Shearer’ı bile takımın başına getiren Newcastle United kalp kırıcı bir döneme girmişti. Ertesi sene yeniden Premier League’e dönen Newcastle, ileride Liverpool’a atacağı büyük kazığın ihtişamını da beraberinde getirmişti: Andy Carroll.

Alan Shearer’ı hiç izlemeden Andy Carroll ya da Demba Ba’ya övgüler düzen, onları “Newcastle’ın büyük yıldızları” diye lanse eden birtakım insanlar oldu. Hatta “Andy Carroll yeni Alan Shearer” diyen ve “alın bu arkadaşları gezegenden” dememiz gereken muhteremler de oldu. Alan Shearer ise bunlara hiç takılmadan, çocukluğunun takımını desteklemeye devam etti. Her fırsatta hem Andy Carroll’ı hem de sonrasında Demba Ba’yı sürekli övdü, onlara destek verdi. Çünkü Alan Shearer’da her yıldız oyuncuda olması gerektiği gibi kendi egosunu refüze edecek bir vakar vardı. O yüzden de ne Carroll’ın şımarıklıklarına ses etti ne de takımı kovaya döndüren Newcastle yönetimini rencide etti. Bir köşede durup, bazen öfkelense de, sonuna kadar takımını savunmaya devam etti.

shearer-dowie

Fakat Alan, Bu Derin Bir Tutku

Newcastle United gibi kalp ve damar hastalıklarına neden olabilecek bir takımı yıllarca izlememize vesile olan Alan Shearer neyse ki artık futbol oynamıyor. 2006’da sahalardan elini eteğini çektiğinde biz de bir daha Newcastle’ı izlemek zorunda kalmayacağımız için şükretmiştik. Fakat Newcastle bu, kafaları karıştırmasa olur mu? Olmaz tabii. Emre Belözoğlu ya da yukarıda adını geçirdiğim Michael Owen gibi transferlerle bir şekilde ilgimizi çekmeye devam etti. O tuhaf kadrolarla neler yapabilecekleri tartışılırken “O değil de biz Championship’e düşmüşüz” gerçeğiyle yüzleşip yeniden bir toparlanma sürecine girdiler. Aslında Newcastle United’ı izlemek hayattaki yerinizi de sorgulatan bir şey. “Yahu ben bu takımı niye hâlâ takip ediyorum?” sorusuna cevap bulmak hiç de kolay değildir. Mesela geçen gün oynanan Norwich City – Newcastle United maçı bu tip bir sorgulamayı yapmak için yeniden eşsiz bir fırsat sundu insanlara. İnanın maçtaki tek ilginç olay 70. dakikada oyuna giren Norwich City’li Johan Elmander idi. Onun dışında maçta herhangi bir durum yaşanmadı. Maç bittiğinde ise ben de Newcastle’ı takip eden diğer insanlar gibi aynanın karşısına geçip “Değerli hayatımdan çalınan tam bir buçuk saat” diye düşündüm.

Şimdi, bütün bunları böylece demişken asıl meselenin yine Alan Shearer olduğunu belirtmeliyim. O olmasa ne Newcastle United ile uğraşırdık, ne de esasında iyi golcüler olan Demba Ba ya da başka futbolcularla. İnsan bir şeyi çocukken sevdiyse eğer ne yapsa ondan kurtulamaz. İşte Alan Shearer bunun en büyük örneğidir ya da Şemsettin Baş.3 Bu sebebini bilmeseniz de, insana “Acaba ne yapıyor yahu?” diye sorduran bir tutku modelidir. Tıpkı Zeki Demirkubuz’un o şahane yazısında sorduğu “Abi, Feyyaz n’apıyordur şimdi?” sorusu gibi.4 Bir şekilde hep merak edersiniz o insanları. Mesela Kerem Tunçeri’yi her gördüğümde “Acaba Kemal Tunçeri ne yapıyordur?” diye sorma nedenim budur. Ya da Metin Arolat’ı her gördüğümde “Merve İldeniz’e ne oldu?” deme sebebim de budur.

Alan Shearer sevgisi benim gibi bir “renkli takım” taraftarı için bir istisna olmalıydı. Belki de onun dışında siyah-beyaz formalı hiçbir futbolcuya ilgi duymamam gerekiyordu. Ama başaramamıştım. Çünkü tam da Alan Shearer’ın Newcastle United’a geldiği dakikalarda, bir adam Liverpool kentinden kalkan bir uçağa son anda yetişmiş ve yaklaşık yedi saatlik bir yolculuğun ardından İstanbul’a ulaşıp Beşiktaş ile ilk antrenmanına çıkmıştı. Bu adam Daniel Amokachi’den başkası değildi.

Acaba Amokachi Şimdi Ne Yapıyor?

Acaba Amokachi şimdi ne yapıyor?

Not: Yazının başlığı Emrah Altınok’un “Keşke Babam Žižek Olsa” adlı şiirinden bozulmuştur.


  1. Şuradan buyurun: http://www.youtube.com/watch?v=AUrftdKkFzU
  2. Yanlış hatırlıyor olabilirim ama büyük ihtimalle bu sözleri o yıllarda Aston Villa kalesini koruyan David James söylemişti.
  3. Şemsettin Baş başka bir yazıyı hak ettiği için burada sadece ismen geçiyorum. Yoksa o da Alan Shearer benzeri bir tutkuyla takip ettiğimiz, efsane Tofaş kadrosunun “İyi de nasıl yapıyor bu adam?” dedirten isimlerinden biriydi. Kısa süre önce -İsmail Şenol’un verdiği bilgiyle- Şemsettin Baş’ın İstanbul DSİ’nin antrenörü olduğunu öğrendik. En kısa zamanda İstanbul DSİ nasıl bir takımdır, nasıl izleriz diye araştırmaya başlayacağız.
  4. http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=5807