Skip to content

Kafaya Bir Çekiç Darbesi Ruhu İncitebilir

“Benim dünyamda her gün pazartesi.”

Volker Beni Taksim’e Götür N’olur

Yapımı kurallara uygun olarak; yani sigortasıyla ve öncesinde doktor muayenesiyle gerçekleştirdiğim için 1969 Temmuz’unda -o zaman 23 yaşındaydı- sigorta doktoruna gitmemiz korkutucuydu. Doktor, böyle devam edemezsiniz, dedi ona. Bu kadar çok içemezsiniz, daha fazla uyumak ve spor yapmak zorundasınız. Kalbiniz zayıf, tüm bedeniniz şimdiden çökmeye başlamış. Rainer buna gülüp geçti ve hiç takılmadı. On yıl boyunca kendini düşünebildiğinden çok daha fazla sömürdü. Bu apaçık bir durumdur. Ve bunu da herkes biliyordu.

Volker Schlöndorff, yukarıda bir Brecht oyunundan uyarladığı “Baal” adlı filminde Rainer Werner Fassbinder’i başrolde oynatmadan önce yaşadığı bazı zorluklardan bahsediyor. Fassbinder’in daha baştan vazgeçtiği, hükmüne almak istemediği ve kendisine ait değilmiş gibi davrandığı bedeninin daha 23 yaşındayken yavaş yavaş sona erdiğini bu sözlerden anlayabiliyoruz.

Peki, bunun Fassbinder’in filmleriyle ne alâkası var? Kişinin hayatı ya da karakteri yarattığı esere ne katabilir? Ya da katıyorsa bunun bir önemi var mıdır? Bu üçü de önemli sorular değil. Zira söz konusu Fassbinder olunca sinema – hayat ayrımı ya da sorular çok da bir anlam ifade etmiyor.

Yine de, toplamda 37 yıl yaşamış, bu 37 yılın son 15 yılında 50’ye yakın film,1 24 tiyatro oyunu, 4 radyo oyunu, 4 tane video çalışması ve tüm bu yapımların yüzde doksanının senaryosunu üretmiş bir insanın hayatını yarattığı ürünlerden azade düşünmek pek kolay değil.

Bu “aşırı üretim” durumu için “Fassbinder’in yaşam biçimiydi” diyebiliriz. Ya da; “Fassbinder’in yaşamı bir üretim biçimiydi.” Evet, bunu da söyleyebiliriz. Böyle rakamlarla konuşuyormuş gibi olmak istemem ama Fassbinder’in bu üretim çılgınlığına, 1978 yılından bir örnek vererek durumun ciddiyetini ortaya koymak istiyorum:

  • Yılın başlarında “Sonbaharda Almanya” (Deutschland im Herbst) adlı proje için bir epizot çeker.
  • Ardından bugün başyapıtı olarak sayılan, epik “Maria Braun’un Evliliği” (Die Ehe der Maria Braun) filmi gelir.
  • Birkaç ay sonra ise en kişisel, belki de en iyi filmi “13 Aylı Bir Yılda” (In einem Jahr mit 13 Monden) gösterime girer.
  • Yılın sonlarına doğru ise “Üçüncü Kuşak” (Die dritte Generation) filmini tamamlar.

Aslında 1978, Fassbinder için üretim açısından “sıradan” bir yıldır. Biraz daha geriye, 1970 yılına döndüğümüzde ise işler biraz tuhaflaşır: 1970’in ilk ayını televizyon için çektiği “Rio das Mortes” filmiyle geçirir. Ardından sırasıyla, “Kahvehane” (Das Kaffeehaus), “Whity”, “Niklashaus Yolculuğu” (Die Niklashauser Fart), “Amerikalı Asker” (Der amerikanische Soldat), “Kutsal Fahişeden Sakının” (Warnung vor einer heiligen Nutte) ve “Ingolstadt’taki Öncüler” (Pioniere in Ingolstadt) filmlerini çeker. Ve tüm bunlar yetmezmiş gibi Ingrid Caven ile evlenir. Ama evlendikleri geceyi Ingrid Caven yerine bir erkekle geçirmeyi tercih ederek 1971 yılına merhaba der.

Fassbinder’in bütün bu enerjiyi nereden bulduğuna dair çeşitli tevatür vardır. Altyazı dergisi bir sayısında Tuncel Kurtiz’e bu konuyu açmış ve soruyu sormuştu: Evet, bütün bu enerjiyi nereden buluyordu Fassbinder? Kurtiz’in cevabı, Fassbinder’in de hiçbir zaman reddetmediği uyuşturucu bağımlılığına işaret ediyordu: E kokain var tabii.

Benim de Alman Arkadaşlarım Var

Bir filmin setindeyken, çok buyurgan olduğum anlar vardır. Farklı bir biçimde çekilmiş filmlerim de oldu gerçi, ama baskı arttığı zaman bir diktatör olurum. İş zorsa eğer, ya da işler kötü gidiyorsa, üstelik insanlar yardım edecekleri yerde, üstünüzde tepiniyorlarsa o zaman yalnızca diktatörlük kalır geriye.

Fassbinder’in “terörize” denilebilecek kişisel yaşam ve üretim biçimi bir yerden sonra bireysel bir aşamayı da geçmiş ve arkadaş çevresi de bu tükenişten nasibini fazlasıyla almıştır. Rosa von Praunheim’ın çektiği “Fassbinder Benim İçin Bir Taneydi: Rainer Werner F.’in Gönüllü Kurbanları” (Für mich gab’s nur noch Fassbinder: Die glücklichen Opfer der Rainer Werner F.) adlı belgeselde bu durumu net bir şekilde görmek mümkün. Filmin adı Fassbinder’in çalışma biçimine baktığımızda oldukça manidar görünüyor. Zira belgeselden anlıyoruz ki etrafında bulunabilmek için bütünüyle Fassbinder’in tahakkümünü kabul etmek durumundasınız. Hatta gerekirse ölmek durumundasınız. Neredeyse bütün filmlerinde aynı oyuncularla çalışan Fassbinder’in etrafındaki bu insanlar, bir oyuncu grubundan ziyade “gönüllü kurbanlar”a benzer gerçekten de.

Böyle yazınca şaka gibi görünüyor ama öyle değil. Mesela “kendini kurtarabilen” isimlerden biri olan Hanna Schygulla (ki uluslararası bir ünü olmasa onun da durumu kritikti), belgeseldeki röportajında “Bir an teslim olduğumu sandım” diye itirafta bulunuyor. El Hedi Ben Salem ise Hanna Schygulla kadar şanslı değil maalesef. (“Korku Ruhu Kemirir” (Angst essen Seele auf) filmindeki Ali olarak hatırlayabiliriz kendisini.) Hem hayatını, hem de kariyerini Fassbinder’e bağlayan ve düpedüz ona âşık olan Ben Salem, Fassbinder’in gönüllü kurbanlarından biri olarak yaşadıklarına daha fazla dayanamayıp intihar ediyor.

Mahvolmuş bir hayata eklenen diğer hayatlar olarak özetleyebileceğimiz Fassbinder’in hayatı, Ben Salem’in ölümünden sonra daha da dibe çöker. Birkaç yıl sonra ise yine oyuncu kadrosunun değişmez isimlerinden Armin Meier de Fassbinder ile yaşadığı “ağır” ilişkinin ardından intihar edince Fassbinder’in sineması da başka bir evreye girer. En kişisel filmi “13 Aylı Bir Yılda”yı tam da bu dönemde çeken ve Armin Meier’e ithaf eden Fassbinder yavaş yavaş El Hadi Ben Salem ve Armin Meier ile benzer bir sona yaklaşır.

Ben Her Yana Saldırıp Duruyorum İşte

Ben her yerde bir şeylerin yandığını, bir şeylerin ters gittiğini ve bir şeylerin kokuştuğunu görüyorum yalnızca. Ve bu ister sağda olsun, ister solda, ister yukarıda, ister aşağıda: Ben her yana saldırıp duruyorum işte.

Fassbinder’in bu Sürekli Üretim + Sürekli Tüketim üzerinden kurduğu sanatsal ya da kişisel ilişkilerin temelinde annesiyle geçirdiği çocukluk yıllarının etkisi büyüktür. “O yıllarda anne ve babalarımız Almanya’yı yeniden kurmak denen şeyle ilgilendikleri için bize hiç vakit ayıramadılar” der bir röportajında. Hanna Schygulla da Fassbinder’in mutsuzluğunun, öfkesinin, zaaflarının, kendine duyduğu aşırı güven ya da güvensizliğin temelinde annesiyle kurduğu sorunlu ilişkinin yattığından bahseder: Bir kendine güvenle güvensizlik karışımıydı. Yeteneklerine inanıyor, önemli şeyler yapacağını hissediyor, ama aynı zamanda derin bir güvensizlik içinde çırpınıyordu (…) Birçok durumda annesine koşmak, onun kollarına sığınmak isterdi. Ama annesi uzun yıllar onun hayatında yoktu. Kendi özel yaşamının peşine takılmıştı, sonra da hastalanmıştı. Kendi sorunlarıyla haşır neşirdi ve oğluna yeterince zaman ayıramayan bir anaydı. Sanırım bunun üzüntüsünü hep çekti ve bu eksikliği hep hissetti.

Fassbinder’in taşıdığı duyarlılık, daha çok şiddete meyletse de duyarlılık dediğimiz şey hakikatte çok ağır bir duygudur. Kendi filmlerinde oynamayı çok seven Fassbinder’in canlandırdığı karakterlere bakarsak bu duyarlılığın ne boyutta olduğunu kestirebiliriz: “Katzelmacher”de sürekli şiddete maruz kalan bir göçmen, “Özgürlüğün Zorbalık Hakkı”nda (Faustrecht der Freiheit) parası bitince sevgilisi tarafından terk edilen, ilgiye muhtaç ve zavallı bir adam. “13 Aylı Bir Yılda”da sürekli çocukluktan ve mutsuzluktan bahseden bir yönetmen. Kısaca demek istiyorum ki, Fassbinder’in hem yönetmenliği, hem şiddeti, hem de ölümü, taşıdığı ve aşırıya varan bir duyarlılıkla ilgilidir. Duyarlılık sahibi olan bir sürü insan vardır kuşkusuz ama Fassbinder’i farklı kılan bu duyarlılığı filmlerinin temel özelliği haline getirebilmesidir.

Böyle Günlerde Dışarılar Hep Pazartesi

Aklı başında her yönetmenin yalnızca bir konusu vardır, çektiği film daima aynı filmdir aslında. Benim için söz konusu olan duyguların sömürülebilirliğidir; sömüren kim olursa olsun. Bu sömürü asla sona ermez. Sürüp giden bir konudur bu. İster vatan aşkını sömüren bir devlet, ister bir insanın diğerini harap ettiği bir ikili ilişki: Bunu daima yeni çeşitlemeleriyle anlatabilirsin.

Fassbinder sinemasının ana meselesi, her zaman için ikili ilişkilerdeki iktidar mekanizması olmuştur. En politik (daha doğrusu politik tavırla yaptığı) filmlerinde de, bir suç hikâyesi etrafında dönen ilk filmlerinde de durum hep aynıdır. Fassbinder’in o meşhur “karamsarlığının” başkenti de tam bu noktadır. Ona göre her ne olursa olsun güçlü ile güçsüzün savaşı bitmez. Her zaman ezilen ve sömürülen biri vardır ve olacaktır. Sinemasının ikinci dönemi diyebileceğimiz 1973 sonrasında Alman tarihine yönelmesi biraz da bu sebepledir. Güncel olan birçok konunun temelinde tarihte olup bitenlerin yattığını ve değişen hiçbir şeyin olmadığını net bir şekilde göstermesi ise 1978’de “Maria Braun’un Evliliği” filmiyle gerçekleşir. Ardından bütünüyle politik tarihe odaklanan “Lola” ve “Veronika Voss’un Tutkusu” (Die Sehnsucht der Veronika Voss) filmlerini de çekerek Alman Tarihini bir üçlemeyle günceller. Fassbinder sinemasındaki bu önemli politik kırılmayı Christian Petzold da bir şekilde belirtmiştir: Almanya’nın şimdisini ele alan filmler yapıyor ama on birinci filminden itibaren bir yandan da dönem filmleri çekmeye başlıyor. Çünkü günün gerçekliğiyle geçmiş arasındaki bağların farkına varıyor.2

Fassbinder sinemasını iki kavramla sınırlayacak olsaydık eğer, elimizde kalan şeyler Düğüm ve Çelişki olurdu. Düğüm, Fassbinder’in “kötü” filmlerinde geçerli olan bir kavramdır. Zira her yeni Fassbinder filmi bir sonraki filme doğru atılmış bir düğümdür. Fassbinder, film çekerek düşünen bir yönetmen olduğu için karakterleri de filmler içinde yavaş yavaş olgunlaşır ve nihayetinde tek bir filmde doruk noktasına ulaşılır. Zaten Fassbinder’in bütün karakterleri yukarıdaki alıntıdan anlayacağımız üzere aynı insandır (bu insanın adı da -eğer erkekse- Franz olur genellikle). Örneğin “Amerikalı Asker” filminin bir sahnesinde, bir Türk tarafından öldürülme ihtimali olan Alman bir kadının hikâyesi anlatılırken, bulunan bir yüzük vesilesiyle katilin adının Ali olabileceği söylenir. Bunun üzerine karşı savda bulunan bir başka karakter “Bütün Türklerin adı Ali olabilir” diyerek katile ulaşmanın zorluğundan bahseder. İşte burada, sıradan bir diyalogda geçen “Bütün Türkler’in adı Ali” sözü üç yıl sonra çekilecek “Korku Ruhu Kemirir” filminin de ilk başlığıdır. “Amerikalı Asker”de sadece bahsi geçen ve küçük bir anekdot olan Ali karakteri yavaş yavaş diğer karakterlerin arasından sıyrılarak üç yıl sonra “Korku Ruhu Kemirir”de yeniden karşımıza çıkar. “Amerikalı Asker”, kendi başına iyi bir film olmasa da, Fassbinder filmografisi içinde, “Korku Ruhu Kemirir”e doğru yapılan yolculukta önemli bir düğüm işlevi görür. Sonunda bizi Fassbinder’in en önemli filmlerinden birine bağlayan bir düğüm.3

Çelişki ise öncelikle Fassbinder’in hissettiği güçsüzlük ile ilgilidir: Her otorite içinde korkuyu da barındırır. Fassbinder, kendi yönetmenliğinde bulduğu ve çevresinde kesin bir otorite oluşturmasını sağlayan gücün temelinde bir güçsüzlük yattığını biliyordu. “Kutsal Fahişeden Sakının” adlı filminde kendi yönetmenlik deneyimini de sorgulayan bir konumdan yola çıkarak bu çelişki üzerine düşünmüştü. İnsan ilişkilerindeki sömürme eğilimlerinin bir film setine taşındığı filmde, Fassbinder’in alter-egosu olarak nitelendirebileceğimiz yönetmen Jeff karakterinin sette oluşturduğu otorite sayesinde oyuncu grubunu kendisine bağımlı kılmasını izleriz. Siyah deri ceketi, ağzında sigarası ve setteki insanlarla kurduğu “terörize” ilişkiyle Jeff, birebir Fassbinder’in yansımasıdır. Fakat filmde tuhaf ve güzel olan Rainer Werner Fassbinder’in oynadığı yapımcı Sascha karakterinin konumudur. Yönetmenin bu otoriter anlayışı karşısında ne yapacağını bilemeyen, bu sömürü ortamında gittikçe ezilen Sascha, başlarda dirense de zamanla Jeff’in otoritesine boyun eğmek zorunda kalır. Fassbinder, bir anlamda kendi yönetmen konumunun altında yatan gücün farkındadır; fakat bu güç çelişkili bir biçimde zaaflardan, güvensizlikten ve güçsüzlükten beslenmektedir. Böylece Fassbinder bütün sömürü ve çelişki durumlarını ortaya koyarken, kendisini de bu düzenden azade kılmaz. İster istemez çarkın bir parçası olduğunu kabul eder. Aynı şekilde “Kutsal Fahişe” sinemanın da, özellikle çalışma koşullarıyla, bir iktidar mekanizmasının parçası olduğuna dikkat çeker.

Bütün bunlarla beraber, Fassbinder sinemasının nasıl bir şey olduğunu, nasıl bir ruh haliyle üretildiğini sezmek için, sadece filmlerin isimlerine bakmak bile yeterlidir: “Petra von Kant’ın Acı Gözyaşları”, “Oysa Tek İstediğim Beni Sevmeniz”, “Korku Ruhu Kemirir”, “Korkudan Korkmak”, “Aşk Ölümden Soğuktur”, “Özgürlüğün Zorbalık Hakkı”, “Dünya da Ay Kadar Yaşanılmazdır” (yarım kalmış bir projedir), “Veronika Voss’un Tutkusu”… Ya da tek bir repliğe: Benim dünyamda her gün pazartesi. “13 Aylı Bir Yılda” filminde geçen bu replik belki de Fassbinder’in hayatının ve sinemasının tek cümlelik bir özetidir.

liebe-ist-kalter

Rainer Werner Fassbinder: Bir Giriş

Doğdu: 31 Mayıs 1945. Annesiyle babası boşandı. Bir süre Rudolf Steiner okuluna devam etti: 1951. Liseyi mezuniyet öncesi terk etti ve Münih’teki Fridl-Leonhard Studio’da oyunculuk dersleri almaya başladı: 1964. İlk kısa filmi “Kent Gezginleri”ni (Der Stadtstreicher) çekti: 1965. Münih’teki Action-Theaterın üyeleri arasına katıldı. (Burada tanıştığı bazı isimler daha sonraki tüm Fassbinder filmlerinde bir şekilde yer alacaktır.) Fassbinder Action-Theater’da oyuncu, yönetmen ve yazar olarak çalıştı: 1967. Action-Theater” grubu dağıldı. Bu defa arkadaşlarıyla birlikte Antiteater tiyatro topluluğunu kurdu: 1968. İlk uzun metrajlı filmi “Aşk Ölümden Soğuktur” (Liebe ist kälter als der Tod) Berlin Film Festivali’nde gösterildi.4 Bu filmin ardından sırasıyla “Katzelmacher” ve “Veba Tanrıları” (Götter der Pest) adlı filmleri çekti: 1969. Ölmeye karar verdiği güne kadar bu ve buna benzer şeyler yaptı: 10 Haziran 1982.

Not: Yazıdaki alıntıların büyük kısmı “Rainer Werner Fassbinder – Her Yana Saldırıyorum” adlı kitaptan aktarılmıştır (Hans Günther Pflaum, Her Yana Saldırıyorum, Çev: Cemal Ener, Hil Yayıncılık, Nisan 1993). 


  1. 13+1 bölüm çekilen televizyon dizisi Berlin Alexanderplatz’ı tek bir film olarak kabul edersek bu rakam 35’e düşer. Ama kabul etmiyoruz. En azından bu yazıda.
  2. http://www.yazihaneden.com/2012/07/dedem-petzold-ve-ben/
  3. Peki filmde Ali karakteri neden bir Türk değil de bir Arap tarafından canlandırılmıştır? Cevap yine Tuncel Kurtiz’de saklı. Aslında Fassbinder filmde Tuncel Kurtiz’i oynatmak istemiş. Kurtiz de bu öneriye çok sıcak yaklaşmış. Fakat Almanya’daki dostları Tuncel Kurtiz’i uyarınca işler değişmiş. Dostları Kurtiz’e şu ya da şuna benzer bir şey demiş: Sen bu adamla çalışacaksın ama bak bu adam sette şöyle şöyle şeyler yapar. Kız-erkek ayırmadan gider kulağından öper. Bebeğim, sevgilim falan der. Bir daha düşün istersen Tuncel! Kurtiz de dostlarının uyarılarına itimat eder ve teklifi geri çevirir. Bu bilgiler tam böyle olmayabilir ama olay gerçektir. Yine Altyazı’dan bir yerden ama nerden okuduğumu tam hatırlamıyorum.
  4. Bu ilk gösterime ilişkin güzel görüntüler şurada mevcut. Ayrıca, “Aşk Ölümden Soğuktur” 1995’te çekilen ve şarkıcı Bergen’in hayatını konu alan Kadir İnanır destekli bir Türk filminin de isim babasıdır. Aslında Bergen, hayatı ve şarkılarıyla herhangi bir Fassbinder karakteriyle birebir uyum içindedir.