Skip to content

Roma’nın Göçmen Ruhları

Paolo Sorrentino'dan kaçış yok, öyle istiyorlar.

İtalyan sinemasının ilan ettiği yeni mesihlerden Paolo Sorrentino’nun yedinci -aynı zamanda Cannes tarafından yarışma kapsamında gösterilmeye değer bulunmuş dördüncü- filmi La grande bellezza bir Japon turist kafilesinin Roma’nın kutsal hazinesinin kalbindeki sabah turuyla açılıyor. Mekanik gözün peşine takılıp kilise çanları eşliğinde gazetesini okuyan güneş gözlüklü bir kadın, bir bank üzerine kıvrılıp uyumuş bir evsiz ve çeşmeden aldığı suyu yüzüne vurarak ayılmaya çalışan şişman bir adam yardımıyla Aziz Petrus Meydanı’na kadar çıkıp geri geliyoruz. Tur rehberini dikkatle dinleyen kafileyi orada bırakıp, çevresindekilerin büyüsünün etkisine kapılıp gruptan kopan ama aynı zamanda bir Japon olduğu için tüm bu büyüyü fotoğraf makinesinin lensinin arkasından deneyimlemeyi yeğleyen adamı takip ediyoruz. Her dünyalının aşina olduğu bir imaj var sırada. Gianicolo Tepesi üzerinden bir şehrin, ölümsüz şehrin, silüetini gözlüyoruz adamımızla birlikte. Makine aradan çekiliyor ve güm! “See Rome and die.”

Daha önce bir Sorrentino filmi izlediyseniz neden bahsettiğimi iyi biliyorsunuz. Hiçbirini yadırgamadınız, değinmeyi atladığım kilise korosu ve seslendirmek için seçtikleri minimalist David Lang eserinin adının “I Lie” olması gibi şeyler de sizi şaşırtmayacak. Bazı çevrelerce büyük bir eleştirel beğeniye mazhar edildiği açık Sorrentino, sıradan insanların arasına karıştığında hep aynı şeyi duyuyor. Bundan acı çekmiyor ama haksız sayılamayacaklarını da biliyor. Abartılı üslup takıntısı, görsel kusursuzluk arayışında seyircisini maruz bıraktığı yersiz imge bombardımanı ve aslında açıkça önemli bir dert taşımayan sinemasından bihabermiş gibi her zaman büyük harflerle konuşması. Her birini birkaç kez duyduğundan emin olabilirsiniz; bazen gözünün içine baktılar ve söylediler, daha fazla ket vuramazlardı. Ve duymaya devam edeceğini biliyor. Ama o bir Napolitan ve oturma iznine sahip bir turist olarak yeryüzünün en güzel tatil köyünde yaşıyor. Eleştirilerinize devam edebilir, dozunu istediğiniz ölçüde artırabilirsiniz. Yalnızca karşınızdakinin kim olduğunu bilin. Her filmine bu ana gövdeden kopuk, kendi başına bir anlam ifade ettiği şüphe götürür ayrıksı sekanslarla başlamaya hakkı olduğunu düşünüyor. “Bunu isterseniz bir yönetmen şımarıklığı olarak adlandırın, anlatının mekanikleri devreye girmeden önce kendimi son bir kez hatırlatmaktan hoşlanıyorum” diyor. Hiç durmayın, evinin önünde pusu kurduktan sonra güvenlik önlemlerini geçip duvarına, o çok sevdiği büyük harflerle, KAHROLASI ESTET yazın. Tonunu değiştirmediğini göreceksiniz.

Erken ve vadettiği pek az şeyin dahi üstesinden gelememiş Hollywood denemesini1 bir kenara bırakırsak, izlediğim bütün Sorrentino filmlerinde başrolü (ya da başrollerden birini) dolduran Toni Servillo da bir Napolitan. Sorrentino’nun en yakın arkadaşı ve bununla birlikte zihninden çıkan fikirleri ilk olarak açtığı ve geri dönüş talep ettiği bir eleştirmen.

“Servillo’nun karakteri bugünlerde soyu tükenmekte olan bir Napolitan prototipini işaret ediyor: Derin şeylere duyduğu tutkuyu inanılmaz sığ şeylere duyduğu tutkuyla harmanlayabilir ve bunu yaparken snob durumuna düşmekten tamamıyla kaçınacaktır.”

Girizgahta çizdiğimiz o Sorrentino portresiyle tezat oluşturduğu düşünülebilecek şekilde, Sorrentino her zaman başlangıçta sempatik olmaktan uzak gözüken ana figürleriyle ortaklık kurabilmiş bir yönetmen. Onların en karanlık zayıflıklarıyla bile hemhal olabildiğini itiraf etmekten çekinmiyor. Son zamanlarda sinema yazarlarının favorisi haline gelmiş mizojini sorularıyla karşılaştığında ise çizgiyi nerede çekeceğini biliyor ve ustalıkla sıvışıyor. “İtalya’da korkunç bir kitlesel mizojini var,” diyor, “masum değiliz hiçbirimiz edebiyatından fazlasına ihtiyacımız var.” La grande bellezza’daki Jep Gambardella karakteri konuşurken, çokça, sesin Sorrentino’ya ait olduğunu düşünmek kaçınılmaz. Ufak ama ışıltılı flâneur hayatından hiç görmememiz gereken bir sahneye tanık oluyoruz. Yine Servillo’nun hayat verdiği Tony Pisapia karakterinin bir seks skandalı, otuz yıllık bir kokain iptilası, iflas ve ufak bir hapis cezasından sağ çıktıktan sonra verdiği televizyon röportajındaki uzun soluklu monologu2 hatırlatan bir vuruculukla, topluluktan birini sözleriyle aşağı indiriyor Jep. Öncesinde kadın bu okların gücünü şiddetli bir mizojiniden aldığını söylemeye kalkıştığında Jep sanki yönetmenin sözlüğüne başvuruyor: “Hayır bu seninle alakalı değil. Mizojinist değilim, olsa olsa mizantropum.”

sorrentino-servillo3

Sorrentino’nun ününe yavaş yavaş denizaşırı bir boyut kazandırmaya başlayan 2008 yapımı Il divo’nun ‘politik taşlama’ torbasına tıkıştırılmaya çalışılması ve bu bağlamda Francesco Rosi ve Elio Petri gibi saf politik gerçekçilerle kıyaslanması gibi Sorrentino filminde bile abartılı duracak ironi inşalarının acı tecrübesinden sonra bugün Roma’nın flâneur hayatını işleyen bu filmi modern bir La dolce vita yorumu olarak sunma aceleciliğine şaşırmıyoruz.

Hepimiz La dolce vita hakkında konuşmak istiyoruz. Onu ne zaman izlemiştin? 19 yaşındaydın, hazırlığı atlayamamıştın ve bu yüzden, beklediğinden de erken, bir tür sosyal zayıflıkla sınanmıştın. Tam anlamıyla debeleniyordun. Lisede yapamamıştın ama bu kez etrafındakilerden farklı olduğunu hissettirecektin, kararlıydın. Ve işte oradaydın. Buket, Cansu ve Cemre etrafına toplanmıştı ve sadece seni dinliyorlardı. Sözlerin içini gerçekten dolduruyordun. Tunç gelip aranıza katıldığında ve o meşum filmin adı o hazırlık sınıfında ilk kez yankılandığında her iki elinin baş ve işaret parmaklarını eş zamanlı olarak havaya kaldırmış, boşlukta iki hayalet tırnak işareti oluşturmak üzereydin. O akşam La dolce vita’yı izledin ve hala bekliyorsun. Sorrentino böyle bir hikayeye anlayış gösterecektir. Yalnızca, o filmi izlediğinde çok daha küçüktü. Bugün ıssız bir adaya düşsen yanına hangi beş filmi alırdın sorularına önce üç Fellini filmi yazıyor, gerisini sonra dolduruyor.3 Ama o kadar.

La dolce vita ve Roma, benimki gibi bir film yapmak istediğinizde göz ardı edemeyeceğiniz filmler. Bu iki film benim için tartışmasız olarak başyapıt statüsünde ve başyapıtlar söz konusuyken altın kural şu: İzle ama taklit etme. Ben de buna uymaya çalıştım. Ama bununla birlikte, başyapıtların şeyleri görme ve algılama biçimlerimiz üzerinde dönüştürücü bir etki taşıdığına da katılıyorum.”

Birçok insanın çevremizdeki tüm bu delilikle baş etmek için başvurduğu bir ağrı kesici ironi. Bu teşbih, Sorrentino filmlerinden çıktığımızda koca bir kutu Vicodin’i dikmişiz gibi hissetmemizi de açıklıyor. Roger Ebert’ın ruhu şad olsun, onunkini kara mizah olarak nitelemek kolaycılık olur. Karanlık ve bazen tabu halini almış konularda yer verilen hafif yollu istihza da aynı etkiyi yaratabiliyor. Sorrentino’nun bir yere kadar sineye çekebildiğimiz yönetmen şımarıklığı olan açılış sekanslarını hatırlayın, örneğin 2006 yapımı L’amico di famiglia’da bizi neyin imgesiyle karşıladığını: terk edilmiş bir sahilde boynuna kadar kuma gömülü bir rahibe. Daha hazmedememişken bir yenisi, bir tane daha…

Müstehzi olmanın dozunu kaçırıp zaman zaman kötü bir karikatüre dönüşen yönetmen, bu sebepten bir dolu potansiyel seyircisini öldürmüş olabilir. Küçük yaşta anne babasını bir kazada kaybettikten sonra Napoli’yi terk eden ve o günden beri Roma’da yaşayan Sorrentino bu potansiyel seyircileri pek umursar görünmüyor. Bu özelliğini doğduğu şehirden aldığını ve doğal bir reaksiyon şeklinde işleyip yolunu bulan ironiye asla engel olamayacağını söylüyor.

“Üslubumun bu yanını nasıl oluşturduğumu, inanın, bilmiyorum. Kesinlikle böyle olmak için çalışmadım. Sanırım bu memleketim olan şehir Napoli’nin bana mirası. Napoli’de insanlar 24 saati bu tür bir ironiyle çevrili olarak yaşarlar. Dolayısıyla bu -ister ailem ve arkadaşlarımla, isterse de sadece günde iki dakika gördüğüm esnafla birlikte olayım- çocukluğumdan beri içinde yaşadığım, soluduğum bir şeydi.”

hanging-stories1

Napoli’yi görmüş birkaç arkadaşımla şehir üzerine hasbihallerimizi hatırlıyorum. Bir tanesi unutamadığı şeyin şehir merkezindeki ara sokaklarda boydan boya uzanan çamaşırlar olduğunu, bugün birisi Napoli’den bahsettiğinde o koku cümbüşünü genzinde hissedebildiğini söylemişti. Bir başkası şehrin tözünü mimaride bulduğunu anlatmıştı, sıkıcı olmayı göze alarak ve bundan utanmadan. Bir Napolitan gibi! Bense Napoli doğumlu futbolcuları düşünüyorum, şu an için daha fazlasını yapamayacağımdan… Ciro Ferrara, Fabio Cannavaro, Antonio Di Natale. En çok da ressam bir anneden doğma Totò. İtalya’da Udine dışında herhangi bir yerde, her Di Natale sohbeti gizil bir hayal kırıklığıyla başlar. Kaçırılmış fırsatlar ve ziyan edilmiş bir kariyerin gölgesinde ‘acaba ne olurdu’ soruları sıralanır tutkulu biçimde. Onda ise bunun zerresine rastlayamazsınız, kendi çöplüğünün kralı olmaktan büyük bir haz duyuyordur. Udine’de her şeyden büyüktür, çoğu zaman hayattan bile. Ona göre, yarattığı aşkın karakter dünyanın farklı yerlerinde dolanıp birtakım nankör taraftar gruplarının ölçüsüz beklentileriyle boğuşmak üzerine kurulu bir rutinle kıyaslamayı düşünemeyeceğiniz bir yolculukta ilerlemeye devam ediyordur.

“Yıllardır burada yaşamama rağmen, şehri hala tam olarak anlayabilmiş değilim. Ama onu gerçekten anlamak istemiyorum da. Tamamıyla anlama becerisini gösterdiğimiz her şeyde olduğu gibi, burada da hayal kırıklığına uğrama riski mevcut. Roma’yla ilgili bir parça fikir sahibi olmak, dönüş bileti olmayan bir turist gibi içinden geçmek benim için yeterli.”

Kendisini kadın düşmanı ya da merdümgiriz olarak tanımlaması önemsiz, Jep zirvedeki yıllarını uzaktan ve bir nostalji esaretinde izleyen diğer Sorrentino karakterlerinden ayrı bir yerde duruyor.4 Onlardan çok, Di Natale’ye yakın. Her şeyi görmüş, pek azından etkilenmiş biri; salt kenti yaşayan ve onu anlamlandırmaya çalışan bir flâneur değil –ki onu zamanında Büyük Marcello Mastroianni oynamıştı. Kenti ve dünyayı (urbi et orbi?) ve en önemlisi bunlar üzerinden kendini anlamlandırmaya çalışan bir turist. Yazdığı ağdalı aşk romanı beklediğinden daha fazla kişiyi yakalayınca, her nasılsa, kendini Roma sosyetesinde bulmuş. Kusursuz bir tüketici ve bir kusursuz tüketici olmak için doğru yerde… Sadece içki, yemek ve kadın tüketmiyor. Arkadaşlıklar tüketiyor. Bunun kulağa hoş gelmese de arkadaşlık kurmayı bir yatırım olarak gören, buna eşdeğer tanımlayan yeni nesil yaklaşımdan daha sağlıklı olduğunu duyumsuyor.

“Roma’ya hayret ve hayranlıkla bakmaya devam ettim. Jep’in çevresindekiler biraz sıkıcı tipler gibi görünebilir, insanın birlikte vakit geçirmeyi dilemeyeceği tipler… Oysa her bir insanın ardında acı ve kederle bezenmiş kişisel bir hikaye vardır.”

Ve bu coşkun trenin içinde5 Gustave Flaubert’in imrenerek bakacağı salt hiçliği deneyimlediği kırk yılın ardından aklına ilk kez saatine bakmak geliyor. “Neden kırk yıl boyunca değil de şimdi” sorusuna cevap bulmak, bu güdünün kaynağını araştırmak için yapacağımız okumalar boşuna. Sorrentino’nun kendine özgü o doğrusallıktan uzak anlatısı bizi yormak üzerine kuruldu, üstümüze savurduğu imgeler demeti ile cevabı bir labirentin içine saklıyor. Sorrentino’nun yedi filmine girip çıkan onlarca din figürünün içinde tahkirle karşılanmayan birine rastlıyoruz ilk kez. Cevabın burada olduğunu düşünmek istiyoruz, elimizin inanca duyduğu özlemi keşfeden bir inançsıza çarptığını söylesek kolaya mı kaçarız? Muhtemelen. Yönetmen bizi ikinci filminden beri sadakat ile kullandığı 2.35:1 içinde yenilgiye uğratmayı beceriyor.

Sorrentino orantısız özgüveniyle boyundan büyük işlere kalkışan ve çoğunlukla anlatıyı tapındığı stilize görsellik uğruna hacamat eden gülünç derecede grotesk bir yönetmen gibi görünebilir, insanın hakkında bir yazı yazmaya yeltenmeyeceği bir yönetmen. Oysa her bir insanın ardında acı ve kederle bezenmiş kişisel bir hikaye vardır. Ama siz yine de Roma’yı önce bir Louis-Ferdinand Céline romanı üzerine kurulu bir Sorrentino filminden değil, Ingeborg Bachmann’dan dinleyin.6

“Roma’da gördüm ki Tiber güzel değil, ama içinden kimsenin ilişmediği kıyıların uzandığı rıhtımlarını da umursamıyor. Pas rengi yük gemilerini kullanan yok, mavnaları da öyle. Çalılar ve yüksek otlar pisliğe bulanmış; yalnız korkulukların üstünde işçiler, öğle sıcağında hiç kıpırdamaksızın uyumaktalar. İçlerinden öbür yanına dönen olmamış. Birinin aşağı düştüğü de hiç görülmemiş. Çınar ağaçlarının gölgelerinden kurdukları çadırlarda uyuyorlar ve gökyüzünü üstlerine çekmişler. Ama nehrin suyu güzel, ışığın vuruşuna göre çamur yeşili ya da sapsarı. Tiber’i, adaya uzanan yollar olarak düşünülmüş köprülerden seyretmek yerine kıyıları boyunca yürümek gerekir. Tiberina’nın sakinleri, Noiantriler, yani biz ötekiler. Bunu şöyle anlamak gerekir: O, yani hastaların ve ölülerin adası, eski zamanlardan beri biz ötekiler de sakinleri olalım istiyor, bizler de dümenine geçelim istiyor; çünkü aslında o bir gemi ve çok ağır bir tempoyla, bütün yüklenmiş olanlarla suda, onu bir yük diye duyumsayan bir nehirde sürükleniyor.”

“Her köşesini görebilmek, öğrenebilmek için caddelerinde saatler boyu gezinmemden ötürü Roma’yı pek çok İtalyan’dan daha iyi bildiğime inandım. Şimdi aradan bunca yıl geçtikten sonra insan, Roma’yı hiçbir zaman tanıyamayacağını anlıyor: Bu kenti gerçekten tanıyabilmek için bir değil, on kez yaşamak gerek.” 

bellezza


  1. Filmekimi’ni de ziyaret etmiş 2011 yapımı This Must Be the Place’te şöhretini kaybetmenin acısını ilgisiz ama karanlık ve daha büyük bir geçmişle hesaplaşma yoluyla dindirmeye çalışan Cheyenne karakterini Sean Penn oynamıştı.
  2. Sorrentino filmografisinin baş köşesinde duran bu monologun yanında 2001 yapımı ilk filmi L’uomo in più’daki Tony karakteri, onda daha büyük ilhamlar da uyandırıyor. Soyadını Pagoda olarak değiştirmeyi yeğlemiş olsa da 2010’da yayınladığı tek romanının başkahramanı da Tony.
  3. “Fellini’den , Roma ve ıssız bir adada çevresi kadınlarla dolu bir adamı konu eden bir film iyi gider düşüncesiyle La città delle donne. Bunların yanında Coen Kardeşler’den Fargo ve Martin Scorsese’den The King of Comedy sanırım.”
  4. Yalnızca eski popçu Tony onu konumlandırdığımız yere hak kazanabilir, o da hikayeyi eski topçu ve adaşı Antonio Pisapia ile paylaşmak zorundaydı.
  5. “İtalya’daki en iyi trenler bizde, neden biliyor musun? Çünkü hiçbir yere gitmiyorlar.”
  6. Napoli fotoğrafı Sivan Askayo’ya ait. Bachmann alıntıları Ahmet Cemal çevirisiyle Metis Yayınları’ndan çıkan “Bu Tufandan Sonra” adlı seçkiden. Yazı içi alıntılar ise Sorrentino’nun Film Comment, Cineuropa, Indiewire ve Electric Sheep’e verdiği çeşitli röportajlardan derleme. Haberleri yok.