Skip to content

Mesainin Sonu

2000'ler Amerikan televizyonunun zirvelerinden The Office, dokuz sezonluk macerasına noktayı koyuyor. Ofisten son çıkan ışıkları söndürsün.

We’re not in the paper business. We’re in the people business.

Bir numaraya karar veremediğim için dört senedir beklettiğim bir liste var. 2000’lerin en iyi komedi dizileri. Kişisel olarak bende en çok yer edeni “Scrubs,” ama son üç sezonu faciaydı. En zekisi “Arrested Development”tı ama üç sezonunda yarıda kalmışlık hissi vardı. En güzeli “Flight of the Conchords”tu ama bir numarayı vereceğim dizinin daha anıtsal olmasını istiyordum. Şimdi, bitmesine yakın, “The Office”in o bir numarayı en çok hak eden dizi olduğuna daha bir inanır oldum.1

“The Office” özgün bir proje değildi. Zekasına ve yaratıcılığına her daim hayran olduğum Ricky Gervais’ın kısacık iki sezonda yaratıp bitirdiği bir başyapıttı. Gervais bir canavar yarattı, tarihte Altın Küre kazanan ilk İngiliz dizisini yazma onuruna erişti, konseptini Amerika’dan Fransa’ya kadar tüm dünyaya satarak maddi anlamda da ihya oldu. Ama bundan çok daha değerli bir şey yaptı: Toplam 15 bölümde komediyi değiştirdi. “The Office”in İngiliz versiyonunu izlediyseniz bilirsiniz, gülmek kolay değildir. Rahatsız edici, karakterlerin yerine utandığınız bir mizahtır “The Office”in getirdiği. Kahkaha efektiyle seyirciye nerede güleceğini dikte eden komediyi bir kenara bırakıp, punchline’ın2 terk edildiği bir mizah. Esprilerin varla yok arasına indirgendiği, komedinin tuhaf durumlarda, karakterlerin susuşlarında, tuhaflıklar sonrası duraklamalarında, söyleyecek söz bulamamalarında gizlendiği bir anlayış. Gervais bu yeni mizahın gerisindeki beyin.3

Gervais ve ortağı Stephen Merchant’ın yarattığı “The Office” konseptini ABD’ye taşıyan Greg Daniels’ın işi hiç kolay değildi aslında. Ada’dan Yeni Dünya’ya dizi uyarlaması denince akla “Coupling” faciasının gelmesi boşuna değil. Kuru ve soğuk Britanya mizahı yerinde çok güzel işlerken başka bir yere taşındığında çok tuhaf kaçabilir.4 “The Office”in ABD versiyonunun birebir olarak İngiliz aslından uyarlanan ilk sezonunu izlediğinizde bir ritm sorunu yaşandığını görürsünüz mesela. Kaba saba, cahil, tuhaf patronun rahatsız ediciliğinin Amerikan televizyonuna göre biraz aşırı kaçtığını hissedersiniz. Çoğunluk da öyle hissetti zaten. Altı bölümlük mini ilk sezon bittiğinde rating’ler yerlerdeydi ve bırakın bugünlere gelmesini, dizinin yaşama şansının olduğunu düşünenler bile pek azdı. Daniels ilk altı bölüm bittiğinde Steve Carell’le konuşurken “Bak, altı taneyi atlattık” der. Şimdi 200 bölümü aştılar.

Sonra dizilerin her sezon baltayla budandığı Amerikan televizyonları için tuhaf bir şey oldu. NBC “The Office”e ikinci bir şans verme kararı aldı. Evet, ilk sezon İngiliz versiyonuna kıyasla gerçek bir başarı sayılmazdı ama Amerikan versiyonunun elinde farklı bir cevher vardı. Neticede ellerinde Gervais’tan kopyalayabilecekleri sadece altı bölüm daha kalmıştı, dolayısıyla “The Office”in kendi yolunu çizmesi gerekiyordu. Komedi şüphesiz yerinde duracaktı ama Amerikan televizyonu en iyi bildiği şeyi buraya uygulayabilirdi: Karakterler.

Michael1

“The Office” ikinci sezondan itibaren absürdlüğün ayaklarını yere bastırmaya başladı. Steve Carell’in oynadığı Michael Scott, David Brent kadar kaba, salak, ukala ve ayrımcıydı, ama Brent’in olmadığı kadar da gerçek olmaya başladı. Dwight Schrute’un tipik bir yalaka işkoliğin ötesinde yanları keşfedildi. Sıradan insanların özdeşleşme kurabileceği yegane karakterler Jim Halpert ve Pam Beesly birer ideal figür yerine 9-6 çalışan pek çok kişi gibi “Aslında ben burada olmamalıyım” hisleriyle hayalleri, hevesleri, zaafları olan kişiler olarak derinleştiler. Gizemini asla çözemediğimiz Creed, tonton teyze Phyllis, boşanmış ve alkolik Meredith, koyu Hıristiyan Angela, gay Hispanik Oscar, yarım akıllı Kevin, geveze Kelly, hırslı yuppie Ryan, ofis hayatını yaşayan herkes için aslında var olabilecek ve tüm tuhaflıkları da kabullenilebilecek karakterler haline geldiler. Ricky Gervais’ın dediği gibi “Kazananlara kimin ihtiyacı var? Onlar ne komik, ne de ilgi çekici. Bana kaybedenlerden bahsedin.”5 “The Office” içindeki kaybedenlere sıcaklık göstermeye başladıkça mükemmel bir dizi oldu.

Amerikan televizyonunun en iyi başardığı şeylerden birisi, sizi hem güldürebilen, hem de onlar için duygulandıran, onlar için mutlu olan, onlar için hüzünlendiren karakterler yaratmış olmasıdır. “Cheers”ı hatırlayın mesela, o diziyi izlerken gülündü, eğlenildi, ve bugün bile Boston’da o bara gidip Sam Malone’un elinden bir içki içeceğinizi zannedersiniz. O adam oradadır, Norm ve Cliff de bar taburesine oturmuş biralarını içiyorlardır. “The Office” de bunu yarattı. Bir komedi dizisi olarak başladı ama sizi karakterlerin dünyasına ortak etti, onlarla beraber yaşlandırdı, olgunlaştırdı, değiştirdi ve mutlu etti. Büyük Amerikan komedileri gibi 20 dakikalık kapsüller halinde hem keyif verdi, hem de yıllar içerisinde o karakterlerle beraber değiştiğimizi hissettirdi.

Bu noktada Steve Carell’e bir paragraf açmak şart. Yedi sezon boyunca aptal Michael Scott’ın aslında iyi adam Michael Scott’a dönüşümünü mükemmel oynadı. Ayrılık vakti geldiğinde Steve Carell’in yedi yıllık çalışmasının televizyon tarihinin en iyi komedi performansı olduğu konusunda hiçbir şüphem yoktu.6 Carell’in dışında da, “The Office” bugünün Amerikan komedisinin rüya takımı haline geldiğini de söylemek gerek. Rainn Wilson, John Krasinski, Ed Helms, Craig Robinson, BJ Novak, Rashida Jones, Ellie Kemper, Mindy Kaling gibi isimler burada parlayıp zirveye çıktılar. Bugün Mindy Kaling kendi şovunu yapıyor, Dwight Schrute’a bir spin-off düşünülüyor veya “Parks and Recreation” gibi bir dizi bu yoldan ilerleyip kendi kitlesini buluyorsa bu “The Office”in başarısı ve dokuz sezonun sonunda bıraktığı izin başarısıdır.

Bu gece, “The Office” bitiyor. Umut vermeden başlayan, yavaş yavaş yükselen ve dev bir tank gibi ilerleyen, arada tökezlediği sezonlar olsa da finale doğru tekrar güç kazanan bir dizi olarak, bence 2000’lerden Amerikan televizyon tarihinin klasikleri arasına kalacak ilk sitcom olarak bitiyor. İlk izlediğim 2008’den 2013’e kadar kişisel tarihimin en önemli parçalarından birisi oldu. Düzinelerce dizi izlesem de hiçbirini bu kadar içselleştirmedim. Bu yüzden, son bölüme yaklaştıkça dizi sadece güldürmüyor, hüzünlendiriyor.

Office-Empty

Michael Scott, Jim, Pam, Dwight, Kevin, Erin, Angela, Kelly, Ryan, Oscar, Toby, Karen ve diğer Dunder Mifflin ahalisi: İyi ki vardınız. Bunca yıl beni mutlu ettiniz, siz çıkıp gittikten sonra içimdeki boşluk kolay dolmayacak.

That’s what she said.


  1. Halbuki o liste 2000’lerin En İyi Drama Dizileri yazısından hemen sonra yayınlanmalıydı: http://www.cekmekaset.com/2009/12/2000lerin-en-iyi-drama-dizileri.html
  2. Bir esprinin patladığı cümle
  3. http://www.cekmekaset.com/2008/11/garfieldsz-garfield.html
  4. Ricky Gervais’ın Britanya ve Amerikan mizahı arasındaki farkları anlattığı nefis bir yazısı mevcut: http://ideas.time.com/2011/11/09/the-difference-between-american-and-british-humour/
  5. http://www.shortlist.com/entertainment/tv/ricky-gervais-on-revisiting-the-office
  6. https://twitter.com/rainnwilson/status/115665564600508416