Skip to content

The Master Ustası

Paul Thomas Anderson, 70'ler Amerikan sinemasının kayıp çocuğu mu?

Herkesin Paul Thomas Anderson ile tanışma hikayesi kendine. Ben Philip Baker Hall’a kulak vermek istiyorum. Usta bir aktör olarak neden 1993’te genç bir çocuğun kısa filminde yer almayı kabul etmişti? Sadece iyi bir insan olması mıydı sebep? Dinleyelim:

“Televizyon için bir film yapıyorduk ve o da prodüksiyon ekibinde çalışan gönüllü asistanlardan biriydi. Genç yönetmenler/film yapımcıları için düzenlenen eğitim programlarından birinden çıkıp gelmişti ve gerçek bir film setinin nasıl olduğunu, işlerin nasıl yürüdüğünü görmek için etrafta dolanıyor, çalışıyordu. Kahve getiriyor, eşyaları taşıyor, herkesin işlerine koşuyordu. Orada tanıştık ve bir anda bir bağlantı kurduk. Günlerden birinde kahve ve sigara içmeye dışarı çıktık. Birbirimizi yavaş yavaş tanımaya başlamıştık ve tecrübeli bir aktör olarak ondaki farklılığı, alışılmadık yanı anlamamam imkansızdı. Paul’da her zaman size ‘altın çocuk’ olduğunu hissettiren bir yan vardır. Ne yazdığını, nasıl yazdığını, tek bir satırını bile görmeden bunu anlamıştım, bu her gün karşılaşabileceğiniz bir insan değildi. Gerçekten onda ışıldayan bir şeyler vardı.

Birden “30 dakikalık bir film yazdım, yaşlı bir aktör için güzel bir bölüm var, oynamak ister misin?” dedi. Kabul ettim ve bana Cigarettes & Coffee’nin bir kopyasını yolladı. Senaryo olağanüstüydü. Ne okuduğuma inanamıyordum. Gerçekten inanamıyordum. O zamanlar Paul kaç yaşındaydı bilmiyorum, 20, 21 ya da 22. Fakat 14, 15, 16 gösteriyordu. Senaryoyu okudum ve bu çocuğun bunları nasıl yazdığını anlamadım. Merak ettim, 17. yüzyılda Shakespeare’in yazdığı bir metni gören ilk kişi kimdi ve ne okuduğunun farkında mıydı? Ben elimde neyi tuttuğumu biliyordum.”1

Önce söz vardı. Paul Thomas Anderson için her şey yazarlıkla başladı. Bir kağıt, bir kalem ve bir masa yeterliydi. Sakinleştiği tek yer orasıydı. Aslında pek sakinleşebildiği söylenemezdi. Erken yaşlarından itibaren sinemacı olacağına, olması gerektiğine karar vermiş, lise öğretmeni Carole Stevens’a “Miss Stevens, bir gün çok ünlü bir yönetmen olacağım. Bir gün Oscar kazanacağım” demişti. Oscar kazanamadı, aktörlerine kazandırdı ve aslında hadisenin Oscar kazanmak olmadığını anladı. O,  tarihi değiştiriyordu. Bir hayal, bir fikir, bir ütopya olan Amerikan sinemasını ait olduğu zamandan koparıyor, en iyi, en parlak olduğu 1970’li yıllara götürüyordu. Paul Thomas Anderson, Brat Generation’ın bir üyesi. Bünyesinde Francis Ford Coppola, Martin Scorsese, George Lucas, Steven Spielberg, Peter Bogdanovich gibi ustaları barındıran o jenerasyonun…

O jenerasyona bir kez yaklaştım. Yakından gördüm. Hayatımda bir kez, bir an, bir gün Amerikan sinemasının yetiştirdiği en büyük dahilerden birine soru sordum. Takvimler 19 Ekim 2009’u gösteriyordu ve Sait Halim Paşa Yalısı’ndaydık. Francis Ford Coppola, öğrencilere ve basın mensuplarına kendi gözünden sinemayı anlatacaktı. Okuldan koşar adımlarla çıkarak mekanın yolunu tutmuştum. Davetiyem olmamasına ve kayıt yaptırmamama rağmen görevliler içeri girmeme izin vermişlerdi. Oturacak yer yoktu, ayaktaydım ve Coppola’yı bekliyorduk. Biraz geç gelmişti. Görevlilerden birisi, yanına gelen arkadaşına bunun nedenini şöyle açıklamıştı:

“Mercimek çorbasını çok sevdi, bir tabak daha yemek istedi. Şimdi gelecek…”

Altın jenerasyona bu kadar yakındım. Yıllar boyu hikayelerini duyduğum, 70’lerde nasıl ticari sinemanın göbeğine girip her şeyi değiştirdiklerini, ellerindeki Cahiers du Cinema dergileri ile ‘mainstream’ sinemayı nasıl ele geçirdiklerini okuduğum o jenerasyona. Coppola en büyükleriydi. Spielberg ve Lucas tüccara dönmüş, gözlerini para bürüdüğü için bazen kendi yeteneklerine ihanet etmişlerdi. Scorsese kendine has tavrını korumuş, sinema tarihinin koruyucu bekçiliğini üstlenirken bir yandan da düzenli olarak üretim yapmaya devam etmişti. Coppola en büyükleriydi ve en farklılarıydı. Sürekli yeni anlatım yolları aramış, asla yetinmemiş, kendini tekrar etmekten kaçınmış, sürekli iflas etmesine rağmen yine, yeni, yeniden denemekten asla vazgeçmemişti. Hatalar yapmıştı ve bu hatalar onu daha mitik yapmıştı. O, gerçek bir sanatçıydı ve mercimek çorbasını çok sevmişti.

Daha sonra geldi ve konuştu. Bu kadar. Sandalyesine oturdu ve konuştu. Ders anlatmadı. Sunum yapmadı. Reklam yapmadı. Kendini övmedi. Sadece, sinema sanatını gerçekten anlayan, bunu olmuş bitmiş, yükseliş devrini tamamlamış bir icattan daha fazlası olarak gören biri olduğunu gösterdi. Sinema ölmemişti, sinema bitmemişti. Sinema, bir imkan, bir hayal, bir fikir olarak varlığını sürdürüyordu. Ulaşılmayan bir rüya. Bazı yönetmenlerin, çevresinde birkaç kez dolaştığı bir zirve. Sürekli yeni yollar aramanın değerinden bahsetti. Bu yeni yollar teknolojiyle alakalı değildi. 3D, IMAX ya da benzer herhangi bir şey değildi. Hayır demenin, paranın esiri olmamanın, icatlar peşinde koşmanın önemini vurguladı ve soru faslına geçtik.


Heyecanlıydım ve bir şeyler sormak istiyordum. Herkes bir şeyler soruyordu ve bunlar, içinde Pacino, De Niro, Baba barındıran klasik ve güzel sorulardı. Daha entelektüel, daha gerçekçi, daha etkileyici bir şeyler sormak istedim. Elime mikrofonu aldım ve sordum:

“Sayın Coppola, 70’ler sinemasına dair hikayeleri Easy Riders, Raging Bulls kitabında toplayan Peter Biskind sizi bir egomanyak, uyuşturucu bağımlısı bir narsist olarak tanımlamıştı, neler diyeceksiniz?”

O anı unutamıyorum. Soru bittiği an, başta söyleşiyi düzenleyen TÜRSAK Başkanı Engin Yiğitgil olmak üzere herkes bana doğru dönmüş, ayıplayan bakışlarını üzerime çevirmişlerdi. Coppola gibi bir sanatçıya böyle bir soruyu nasıl sormuştum? Bilmiyordum, korkmuş, ters bir cevap gelmesinden ürkmüştüm. Öyle olmadı. Coppola, gülerek soruyu dinlemiş, “Bak evlat, Peter’in yazdığı bu saçmalıklara inanma…” girizgahından sonra hadisenin kökenini anlatmaya başlamıştı. Kendisinden, Scorsese’den, Lucas’tan, Spielberg’den ve o yıllardan bahsetmişti. Beraber çalışıyor, beraber yolculuk ediyor, birbirlerine destek oluyorlardı. Ego elbette vardı. Çünkü hepsi dünyanın en büyüğü olduğunu düşünüyorlardı.

Bir pişmanlığı vardı Coppola’nın. Sadece bir. O günlerde gelecek hedefini çizdiğinde şuna karar vermişti. Sinemayı aldığım yerden daha yüksekte bırakacağım. Gelecek kuşaklar bunu benden aldığında her şey ve herkes daha iyi olacak. Ben Roger Corman’ın yanında seks filmlerini edit ederek bu işe başladım ve ilerleyen yıllarda sanatçılar için her şey daha kolay olacak.

Olmadı, Amerikan sineması bir hayal olarak kaldı. Birbirinin aynısı çizgi roman uyarlamaları, devam filmleri ve dizilerin uzatılmış halinden farksız komedilerle yürüyen bir endüstri artık Hollywood. İsimler değişiyor, yüzler değişiyor, sistem varlığını sürdürüyor. İnsanlar Coppola’nın değil Spielberg’ün peşinden gittiler ve buraya geldik. Belki de doğru yol buydu, herkesin para kazanmaya ihtiyacı vardı. Artık Spielberg eski yönetmenlik gücünde değil. Olsun, Christopher Nolan verelim. O da büyük bir yetenek ama daha önemlisi bir tüccar. Para kazanıyor ve bazen her şey ikinci planda kalıyor. Bu yolu seçti. Bu yol kötü bir yol değil, ona güzel filmler yaptıran bir yol. Sadece, 30 sene sonra Sait Halim Paşa Yalısı’na geldiğinde onu heyecanlı sinema öğrencileri değil bir icat yapıp bir an önce para kazanmak isteyen yeni mezun iş adamı adayları bekleyecek.

Paul Thomas Anderson, 70’lerin kayıp çocuğu. 40’larda Orson Welles’in hayal ettiği, dönemin şartları, para problemleri, seyirci ilgisizliği nedeniyle sadece birkaç kez dokunabildiği o hayalin, Amerikan sineması hayalinin 70’lerde kalan temsilcisi. Beş senede bir geliyor, uzun filmler yapıyor, geri dönüyor. Heyecanlı, manyak, deli, çok zeki, çok komik ve bütün bunları çağın en iyi filmlerinin hizmetine veriyor. Bir anda anlamıyoruz, zaman gerekiyor. 2007’de There Will Be Blood vizyona girdiğinde bütün dünya No Country For Old Men’in etkisi altındaydı. Harika bir filmin daha geldiğini teslim eden herkes uzaklaşıyor, üzerine oturup düşünmüyordu. Bir yılda sadece bir Amerikan filmi üzerine sinemadan çıktıktan yarım saat sonraya kadar konuşabilirdik. Yemek yememiz lazımdı ve garson Cola’yı erken getirdiği için ikincisini söyleyecektik.


Şimdi? There Will Be Blood hem o senenin hem de 2000’lerin en iyi filmlerden birisi, en iyisi olarak geçiyor. Peter Bradshaw, The Guardian tarafından 2000’lerin en iyi filmi olarak seçilen There Will Be Blood’ı şöyle tanımlıyordu: “Bir filmden daha fazlası. Bir kehanet.”2

Belki rastlantıdır. Kehanet, The Master’a dair söylenebilecek kelimelerden birisi. Bir kültün hikayesi. Bir tarikatın. Belki Scientology’nin belki de sadece Ron Hubbard’ın kişisel ilhamı. Bir peygamberlik öyküsü. Bir baba-oğul çatışması. Bir Foucault başyapıtı, Histoire de la folie a l’âge classique belki. Bir John Steinbeck anıları, Travels with Charley in America belki. Bir Flannery O’Connor draması, Wise Blood belki. Fakat daha çok bir imkan, bir hayal, bir fikir olarak sinemanın zirvesi. Amerikan sineması hayalinin…

1979 Cannes Film Festivali’ne bomba gibi düşen Apocalypse Now’ın yaratıcısı Francis Ford Coppola, rock yıldızı edasıyla katıldığı basın toplantısında “Bu, Vietnam hakkında bir film mi?” sorusunu yönelten gazeteciye meşhur cevabını vermişti: “Hayır, bu Vietnam’ın ta kendisi.”

The Master, bir tarikat hakkında mı? Bir kült hakkında mı? Hayır, kültün ta kendisi. O kültün adı Paul Thomas Anderson ve size İkinci Dünya Savaşı Sonrası Amerikası’ndan bir mektup yolluyor. Posta kutunuza iyi bakın. Böyle bir mektup 30 senede bir gelir.

  1. İki röportajda anlatır bu tanışmayı. İlki: http://www.avclub.com/articles/philip-baker-hall-on-the-chicago-8-seinfeld-and-pa,84611/
    İkincisi: http://www.esquire.com/features/75-most-influential/paul-thomas-anderson-1008 []
  2. http://www.guardian.co.uk/film/filmblog/2010/jan/01/best-films-noughties-there-will-be-blood []